Site İçi Arama

siyaset

Aşağıdakiler ve Yukarıdakiler

Bir toplumda yönetenler ile yönetilenler arasındaki mesafe, sadece protokol kuralları veya güvenlik duvarlarıyla ölçülemez. Asıl mesafe, kullanılan kelimeler ve hissedilen dertler arasındaki uçurumdur.

Genellikle yazılarımı gecenin sessizliğinde yazmayı tercih ediyorum. Yazmanın, tarihe not düşmek olduğunun idrakindeyim. Yazmanın, konuşmaktan çok daha zor olduğunun da bilincindeyim. Bence insanlığın en büyük keşfinin ateşi değil, yazıyı bulmak olduğunu düşünüyorum. Eğer yazı yazmak keşfedilmemiş olsaydı, tarihe nasıl not düşecek, nasıl tanıklık edecek, geçmişin birikimlerini bize ve gelecek nesillere nasıl aktarabilecektik? İbni Haldun'a ait olduğu söylenen ve sıklıkla sosyal medyada paylaşılan bazı sözlerinin Mukaddime adlı ünlü eserinden alıntılarla yapıldığını biliyoruz. Peki bu paylaşımlarda gördüklerimiz haricinde kaçımız bu eseri derinliğine inceleyebildik?

Yazılarımı okuyucularımla hasbihal eder gibi kaleme alıyorum. Kimseyi kırmadan, dökmeden bilgi paylaşmak, topluma faydalı bir insan olmak çabası tek amacım. Kanaatimce yazan ile, okuyan arasında duygu bağı koparsa, aktarmak istediğin her ne ise onun hiçbir önemi kalmaz. Devlet yönetimi de böyledir. Halk ile yönetici kesim, iktidar sahipleri arasındaki bağın kopması, bir toplumun yaşayabileceği en derin güven krizlerinden biridir. Bu durum, sadece ekonomik bir darboğaz değil, aynı zamanda bir "gerçeklik algısı" çatışmasını da doğurur. Aşağıdakiler ile yukarıdakiler farklı hayatları yaşarken, birbirlerine göre yaşadıkları gerçeklik de farklılaşır, sanki farklı dünyalarda yaşayan iki kesim haline gelirler ki kopukluk, güvensizlik, empati eksikliği bu anda başlar.

Bir toplumda yönetenler ile yönetilenler arasındaki mesafe, sadece protokol kuralları veya güvenlik duvarlarıyla ölçülemez. Asıl mesafe, kullanılan kelimeler ve hissedilen dertler arasındaki uçurumdur. Günümüz Türkiye’sinde geldiğimiz noktada, halkın mutfağında yaşadığı yangın ile yöneticilerin sunduğu pembe tablolar arasındaki devasa fark, aşağıdakilerle yukarıdakiler arasındaki "inandırıcılık" kavramını bir toz bulutuna dönüştürmüştür.

İnandırıcılığın bitiş noktası, kelimelerin anlamını yitirdiği yerdir. Halk için geçinememek temel bir varoluş mücadelesiyken, yönetici katında bu durumun "istatistiksel bir veri" veya "geçici bir dalgalanma" olarak tanımlanması, esasında soruna çözüm bulması gereken Yukarıdakilerle, mevcut kötü şartlar altında ezilmekte olan Aşağıdakiler arasında bir duygusal kopuşu tetikler. Halkın yaşadığı sefil hayat şartlarının, yönetenlerin katında bir karşılığının olmaması, yukarıdakilerin sarf ettiği her sözün bir "yabancı dil" gibi aşağıya yansımasına neden olur. TV seyrederken bunu hepimiz daha net görüyoruz. Bir siyasim hazret şöyle diyor: "Burada çalışan hizmetli Ahmet Bey’in 1,60 cm boyu var. Ama kilosu 70 kg, demek ki 10 kg fazlalığı var. Bu ülkede söylendiği gibi açlık sorunu yok!" Evet, ister inanın, ister inanmayın söylediği cümleler bu. Bu aymazlık, ahlak dışı söylem dili, ne yazık ki benim ülkemde oluyor. Aymazlık diyorum çünkü Aşağıda olup bitenlerin farkına varmayan, sezmeyen Yukarıdaki kişi, gözü bağlı, gafil siyasetçi figürü tarafından sergilenen, söylenen bu sözlere dilimizde uyan en iyi tanımlama budur.

Konforun yarattığı körlük, siyasetin getirdiği konforlu alanlar, zamanla dışarıdaki dünyanın sert rüzgarlarını hissetmeyi siyaset dünyasındakilere engelliyor olmalı. Sıcak odalarda alınan kararların, soğukta otobüs bekleyen veya market rafındaki etikete bakıp geri adım atan vatandaşın dünyasında nasıl karşılık bulduğunu anlamayan bir zihin yapısı, işgal ettiği yukarıdaki pozisyon ne olursa olsun, empati yeteneğini kaybeder. Empatinin bittiği yerde ise sadece propaganda başlar. Ancak propaganda, boş bir mideyi veya gelecek kaygısını doyurmaya yetmez, yetmiyor da!

Yönetenlerle, yönetilenler arasında bağ koptu mu, halkta önce öfke, ardından derin bir kayıtsızlık başlar! Artık kimse Yukarıdakiler "Ne dediler?" diye merak etmez, çünkü cevabın kendi hayatına dokunmayacağını, Aşağıya bir faydası olmayacağını bilir. Öğrenilmiş çaresizlik içinde Yukarıdan umudunu keserek Aşağıda yaşama mücadelesine devam eder. Yukarıya sesini duyurmak için bile gayret göstermez. Ancak bu sessizlik, aslında en büyük toplumsal çığlıktır.

Halk, kendisinden bu kadar kopuk herhangi bir siyasi iradeyi çözüm mercii olarak değil, aşılması gereken bir engel olarak görmeye başlar. Oysaki; bir toplumun yönetenlerine inanması için, yönetenlerin halkın sofrasına siyaseten oturabilmesinin yanında o sofradaki ekmeğin gerçekten kaç para olduğunu ve o ekmeğin zamanla Aşağıdakilerin sofralarında nasıl küçüldüğünü hakikaten derinden hissedebilmesi gerekir. Hissederse, çözüm için çaba harcar, harcaması gerektiğini bilir. Hissetmese, günümüzde sıklıkla yapıldığı şekliyle, rakamlarla manipüle edilen bir refah algısı, gerçek hayatın süzgecinden asla geçmesi mümkün olmayan yalancı verilerle Yukarıdakiler ancak kendilerini avutmaya devam ederler. Peki ya Aşağıdakiler?

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 07.01.2026
  • Süre : 2 dk
  • 425 kez okundu

Google Ads