Uyursak, Ölürüz
İsteriz ki, İran’da bir dini rejim değil, modern bir devlet düzeninin tesis edilmesidir. Demokrasinin gerçek manada halkın sesi olacak şekilde hayat bulmasıdır. Bunun sadece İranlılar için değil tüm Ortadoğu ülke vatandaşları için olmasını dileriz.
Bugün Suriye’de ve Doğu Akdeniz’in mavi sularında yaşananlar, gazete manşetlerine sığmayacak kadar büyük, en az yüz yıllık bir stratejinin günümüze yansımalarıdır. Kıbrıs’tan Girit’e kadar uzanan bu geniş coğrafyada sadece sınır hatları değil, insanlığın ortak kaderi ve enerji haritası yeniden çizilmektedir. ABD gibi hegemonyasını inşa etmiş küresel bir gücü arkasına alan İsrail’in başta Gazze topraklarını yakıp yıkmanın ötesinde Lübnan’da, Suriye’nin güneybatısında, Yemen’de ve uzak diyar sayılabilecek İran’da dehşet ve terör estirdiğine şahit olduk. Çok kutupluluğu savunan Rusya Federasyonu ve Çin gibi diğer büyük küresel küresel güçlerin ise sade cılız seslerini duyurmaya çalıştıklarını ancak her halükârda kendi öz çıkarlarını maksimize etme telaşında olduklarını da gördük. Türkiye’nin yakın bölgesinde Tahran’dan Malta’ya uzanan bu küçük satranç tahtasında Kıbrıs’ın önemi, bu stratejik adayı elinde bulunduran gücün gerektiğinde "şah" diyecek hamle yapma gücünü de elinde bulunduracağını biliyoruz. Halep sokaklarında esen rüzgârın Haseki’de fırtına estirebileceğini tecrübe ediyoruz. Suriye’nin geleceğinin, toprak bütünlüğünün, YPG gibi bir terör örgütünün Suriye halkının tüm kaynaklarına çökmesinin sonunu getiren gelişmeler, Anadolu topraklarında yaşayan Türk insanının geleceğini ve güvenliğini olumlu yönde etkileyen ilerlemeler olarak okunuyor ki, oldukça yerindedir.
Her durumda bölgemize özgün acı bir gerçek var: Arap coğrafyasında kim iktidara gelirse gelsin, o topraklarda ekonomik bağımsızlık elde edilmedikçe siyasi özgürlük bir seraptan ibaret kalıyor. Tarih okumalarımız bize emperyal Batılı güçlerin "demokrasi" ve “insan hakları” benzeri söylemlerinin, kendi çıkarlarının bittiği yerde son bulduğunu söylüyor. Robert Fisk’in de vurguladığı gibi, Batı sisteminin çarkları kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde döndüğü sürece, Batılı ülkeler için baskıcı rejimlerle işbirliği yapmakta bir beis, bir yanlışlık bulunmuyor. Bununla birlikte kendi kaderlerini kendileri belirlemek isteyen ve bu manada iradelerini ortaya koyan, kendi ülkelerindeki baskıcı ve batı ile işbirlikçi iktidarlara karşı mücadele bayrağını açan halkların neticede kendi lehlerine elde ettiği haklar, küresel finans kapitalin iskeletini bozmayacak ise olumlu bulunmaktadır. Değilse 2013 yılında Mısır’da yaşanan iktidar değişikliği öncesinde yaşananlar, seçimle iktidara gelen Mursi Hükümetinin alaşağı edildiğinde görüldüğü üzere, bölge ülkelerindeki gelişmeler ancak Batının çıkarlarına zarar vermediği ölçüde kabul görmekte, bu sınırın aşılması halinde o ülkelerde yaşayan insanların kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri yönünde gösterdikleri irade beyanına da bir sınır getirmekte sakınca görmemektedirler. İran’daki 28 Aralık 2025 tarihinden günümüze kaydedilen gelişmeleri, Trump’ın kırmızı çizgilerini bu manada okumak gerektiğini değerlendiriyorum. Sorun rejim değil Batı’nın çıkarlarına rejimin ket vurması, artık bir tehdit haline gelmesidir. Doğrudur, Tahran’daki mevcut Molla Rejimi, kendi halkına karşı insafsız bir şiddet uygulamaktan, insanları sokaklarda “terörist” diye damgalayıp infaz etmekten kendi rejim güvenliğini tesis etmek adına bir sakınca görmüyor. Resmi rakamlara göre 3.000’den fazla (kimilerine göre 20.000 civarında) kişinin ölümü rejimi sarsmıyor, kendi insanının taleplerine kulak tıkamaya devam ediyor. Öte yandan rejimin varlığını, nükleer silah-balistik füze ve vekil güçlere destek üçlemesinden vazgeçme şartına bağlayan bir Batı dünyası, bunlarda ve özellikle balistik füze üretiminin sınırlandırılmasında bir uzlaşmaya varılırsa, herhalde İranlıların haklı taleplerini bile haksız görmeye dünden hazır olacaklardır kanaatindeyim.
Uzlaşma yönünde olası bir ilerleme neticesinde, ekonomisi bozuk İran’da yaşanan hayat pahalılığı, halkın alım gücünün düşmesi, katlanılamaz hale gelmesi gibi faktörler İran’ın kendi iç sorunu olarak görülmeye, sokak gösterilerine kulak tıkamaya devam edebilirler. İşte bu noktada, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün "Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür" sözü aklımıza geliyor.
İsteriz ki, İran’da bir dini rejim değil, modern bir devlet düzeninin tesis edilmesidir. Demokrasinin gerçek manada halkın sesi olacak şekilde hayat bulmasıdır. Bunun sadece İranlılar için değil tüm Ortadoğu ülke vatandaşları için olmasını dileriz. Ortadoğu’nun bugün içine düştüğü mezhep savaşları bir son bulmalı, din bu ülkelerin bir ideolojik kalkanı olarak kullanılmamalıdır. Bu bağlamla inançla devlet işlerini birbirinden ayıran laiklik anlayışının tüm Ortadoğu dünyasında hayat bulması, bu coğrafyadaki insanların barış içinde yaşamalarının tek tutkalı olduğuna inanıyorum.
Bizim bu topraklardaki birliğimiz, o meşhur Kütahya çinisi gibidir. Kütahya çinisinin üzerindeki her bir fırça darbesi, her bir renk ve her bir motif farklı bir hikâyeyi, farklı bir kültürü temsil eder. Ama o çiniyi fırında pişirip bir arada tutan, ona o muazzam parlaklığı ve sarsılmaz sağlamlığı veren harç; Atatürk önderliğinde gerçekleştirdiğimiz Kurtuluş ve sonrasında etrafında toplandığımız Kuruluş iradesidir. Bu Türk milletinin biricik çağdaşlaşma ve aydınlanma yoludur. Bu yolda ilerlemeye devam ettiğimiz sürece bizi bir arada tutan o harç, “tutku harcına” dönüşür. Ancak tersi olursa, o zarif çini darmadağın olur, desenler birbirine karışır ve toprak parçalar halinde ufalanır gider.
Batı, Ortadoğu’yu sadece yağmalanacak bir petrol kuyusu olarak görüyor. 2003 Amerikan işgaliyle birlikte fincancı katırları misali Bağdat Müzesi’ne girenler yağmalama yaparken aslında kendi kültürel köklerini yok ettiklerinin farkında bile değillerdi. Oysa bu topraklar, Greko-Romen kültüründen İslam medeniyetine kadar tüm insanlığın ortak tarihi, çıkış noktasıydı. Enerji kaynaklarının kontrolü uğruna girdikleri her ülkeyi yıkıp parçalayan, sonrasını düşünmeden milyonlarca insanı evsiz yurtsuz bırakan savaşlara önderlik eden ABD ve müttefikleri, bir gün petrol ve doğal gaz bu coğrafyada bittiğinde, arkalarına bakmadan çekip gidecekler. İşte o zaman gerçek manada bir Ortadoğu medeniyetinin yeniden yeşermesi için bölge insanına yeni bir güç gelecek, kimsenin engel olamayacağı bir Babil cennetini inşa etmeleri mümkün olabilecektir.
Ortadoğu’nun coğrafi bir parçası olan Türkiye, Kurtuluş ve Kuruluş sonrasında Batı medeniyetinin olumlu yanlarını içselleştiren bir yürüyüş başlatmıştı. Bunun ne kadar değerli bir yürüyüş olduğunu sanıyorum hepimiz bugünlerde Suriye’de, dün Irak’ta ve Mısır’da ve yarın İran’da yaşanılacağı anlaşılan gelişmelere baktığımızda daha iyi anlıyor olmamız gerekiyor.
Esasında Türkiye’nin laiklik ve demokratik devlet yönetimi anlayışını halkının çoğunluğu Müslüman olan bir nüfus için mümkün kılan tecrübesi, tüm Ortadoğu ülkeleri için bir rehber ve örnek bir uygulama olarak görülmelidir.
Öte yandan eğer bir gün rehavete düşüp, kendi aydınlanma yolumuzda yürüyüşümüzü bu temel esas doğrultusunda devam ettiremezsek, yalpalarsak, hele ki uyuyup kalırsak, bil ki Ey Türk, ölürüz, dağılır gideriz. O nedenle Ortadoğu’da yaşanan, bölge halklarını yersiz yurtsuz bırakan her türlü krizi, çatışmayı, savaşı kendimiz için bir ikaz ve ihtar olarak görüp, Cumhuriyet’le birlikte atalarımızın inşa ettiği düzenin temellerine sahip olmaya, üzerine tuğla koymaya, temellerimize dinamit koyanları görmeye ihtiyacımız var. Sen de biliyorsun ki, göremezsek, uyursak, ölürüz.