Siyaset Halktan Koparsa
İktidarın varlığını sürdürmesi, demokrasinin en önemli ilkesi olan “alternatif enformasyon” yani farklı kaynaklardan doğru bilgilendirilme ilkesinin aşındırılmasına bağlıdır. Otoriterleşen bir iktidar, öncelikle bu ilkeyle mücadele etmeye başlar.
Siyasetin birçok tanımı yapılsa da her tanım, siyasete baktığı perspektife göre haklı sayılır. Temelde siyaset, toplumsal ilişkilerin belirli amaçlar doğrultusunda tasarımını, yönetimini ve kontrolünü içerir. Yani siyaset, toplumsal olana içkindir. Genellikle siyaset dendiğinde siyasal partilerin toplumla olan ilişkileri akla gelse de, bu oldukça dar kapsamlı bir tanımlama olarak kabul edilmelidir. Bununla birlikte bu yazıda daha çok, siyasetin bu dar anlamından yola çıkarak çıkarımlar yapmaya çalışacağım.
Siyasi partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak görülür. Ancak siyasi partiler sadece demokratik sistemlerde bulunmaz. Diğer bir ifadeyle, bir sistemde farklı siyasi partilerin varlığı, tek başına sistemi demokratik yapmaya yetmez. Eğer demokrasinin işleyişinde sorun ya da sorunlar varsa bunun sorumlusu iktidardır. Çünkü diğer partilerin devletin işleyişinde sorumluluğundan değil, dolaylı payından söz edilebilir. Bu pay, iktidara yöneltilen eleştirilerin halka yeteri kadar anlatılamaması veya halkın gerçek sorunlarına iktidarın dikkatini çekmede yetersiz kalması olabilir. Sonuçta siyasetin başarılı ya da başarısızlığı, doğrudan halkın bilgi edinme hakkıyla bağlantılıdır.
Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur; Eğer iktidarlar başarısız olmasına rağmen varlığını sürdürülebiliyorsa halkın doğru bilgiye erişimi kısıtlıdır. Bunu iki boyutta algılamak gerekir. Birinci boyutu iktidara ilişkin olandır. İktidar, başarısızlıklarını halktan gizleme gereği duymaya başladığında yasal ve meşru sınırlarını aşmaya başlar. Eğer ona bu sınırları hatırlatacak denetim mekanizmaları yetersiz kalırsa, iktidarda otoriterleşme eğilimi artar. Ancak buna rağmen iktidarın varlığını sürdürmesi, demokrasinin en önemli ilkesi olan “alternatif enformasyon” yani farklı kaynaklardan doğru bilgilendirilme ilkesinin aşındırılmasına bağlıdır. Otoriterleşen bir iktidar, öncelikle bu ilkeyle mücadele etmeye başlar.
Halkın bilgiye erişiminin kısıtlı olduğu durumlarda sorunun ikinci boyutu muhalefete ilişkin olandır. Muhalefetin en önemli görevlerinden biri, iktidarı yasal ve meşru sınırlar içerisinde tutma yönündeki denetim unsurlarından biri olarak görev yapmaktır. Bunun için muhalefetin elindeki araçların çeşitliliği, ancak demokrasinin toplumsal olarak ne kadar içselleştirildiği ile alakalı bir durumdur. Yine de muhalefet her zaman ve her koşulda halkı her konuda bilgilendirmeyi öncelikli amaç edinmeli ve bu konuda mücadeleyi göze alabilmelidir.
Kamu politikasının yasal metinlere dönüşmesi ve uygulanması, iktidarların daha etkin olduğu süreçlerdir. Kamu politikası süreçlerinde halkın uygulanan politikayı benimsemesi ve desteklemesi, politikanın başarısı için çok önemlidir. Bu nedenle siyaset, “rıza üretimi” konusunda çaba gösterir. Ancak iktidarların kendilerini yeterince güçlü hissettikleri zamanlar, halktan kopmaya başladıkları zamanlardır. Böyle zamanlarda siyasi iktidar, kamu politikası süreçlerinde rıza üretimini görmezden gelmeye başlayabilir. Burada iktidar ya halkın uygulanacak politikayı anlamayacağına inanıyordur, ya da politikanın sonuçlarının halk tarafından anlaşılmasını istemiyordur.
Politik sosyalleşme kavramı, siyasetin sağlıklı bir çerçevede sürdürülebilmesi için oldukça önemlidir. Antik Yunanda “agora”, Roma İmparatorluğunda “forum” gibi mekânlar, tarihsel süreçte politik sosyalleşmenin önemini gösteren örneklerdir. Eğer siyaset halktan kopmaya başlarsa, bu mekânların siyaset için önemi kalmadığı gibi, siyasetin kendini değerlendirme imkânları da ortadan kalkar. Buyurgan bir dil, bütün siyasete hâkim olmaya başlar. Halktan gelen geri bildirim olmazsa her rejim süratle bozulur ve sonunda çöker.
İktidardaki bir siyasi parti için en önemli değerlendirme partinin seçimlerde aldığı oyların oranıdır. Halkın bilgi edinme hakkında herhangi bir kısıtlama ya da güdümleme yoksa siyasi partinin seçimlerde aldığı oy oranı, halkın siyasi partinin politikalarına, söylemlerine ve ülke sorunlarına yaklaşımına karşı güvenini gösterir. Konu iktidar partisiyse halk, kendi refahındaki değişimi değerlendirir ve bu konudaki memnuniyetini/memnuniyetsizliğini sandığa yansıtır. Muhalefet partisinden beklenen ise halkın gerçek sorunlarını iktidara hatırlatması ve iktidar olduğunda sorunları çözme potansiyeli taşımasıdır, yani bir iktidar alternatifi olarak halktan kabul görmesidir.
Halkın siyasete eleştirisi sadece sandık yoluyla olmaz. Toplumdaki çeşitli örgütlü yapılar (sivil toplum örgütleri, odalar, barolar, üniversiteler vd.) farklı platformlarda siyasete eleştirilerini gündeme getirebilirler. Eğer bu eleştiriler iktidar tarafından görmezden gelinir ya da susturulmaya çalışılırsa siyaset halktan kopmuş demektir. Daha da vahimi, eğer bir oto sansür ortamı oluşmuş ve bu örgütlü yapılar konuşmaktan kaçınır hale gelmişse siyasetle halk arasındaki bağın yeniden kurulması da imkânsız hale gelmiş demektir. Bu durumda çözüm, bu bağı yeniden tanımlayabilecek ve bu yeni tanım üzerinden tesis edebilecek bir iktidar değişikliğidir.
Demokrasilerde halk desteğini kaybeden iktidarlar, meşruiyet kaybına uğrayıp bunun bedelini de halka ödetmemek için, zamanı gelmemiş bile olsa seçime giderler. Ancak eğer iktidar demokrasiden uzaklaşmayı göze almışsa adil ve tarafsız bir seçimin yapılabilme ihtimali azalır. İktidar böyle bir durumda meşruiyet kaybını göze alarak erken seçimden kaçar. Meşruiyet kaybı ise iktidarı daha sert politikalara yönlendirir. Artık önemli olan demokrasi değil, iktidarın konumunu korumasıdır. Bu durum, hukuk dışı uygulamaları sıradanlaştırır.
Siyasetle halk arasındaki bağlar koptuktan sonra halkın gerçek ve güncel sorunları iktidarın önceliği olmaktan çıkar. İktidar açısından birinci öncelik, iktidarda kalmak olarak kabul edilir. Toplumda refah kaybının yarattığı huzursuzluk büyüdükçe başta sendikalar olmak üzere çeşitli örgütler, huzursuzluklarını ve mağduriyetlerini çeşitli yollarla duyurmaya çalışır. Ancak örgütlü sivil toplumun tepkileri, iktidar tarafından böyle bir ortamda kulak verilmesi gereken uyarılar olarak değil, bastırılması gereken toplumsal olaylar olarak görülür.
Bununla birlikte iktidar açısından ortaya çıkan meşruiyet krizini yönetmenin yolu, toplumda sanal ayrımlar yaratmak ve bu karşıtlıktan kaynaklanan tepkisel desteği arkasına almaktır. Genellikle bu sanal ayrımlar din, mezhep ve etnik kökenler üzerinden gündeme gelir. Halkta hassasiyeti bulunan inanç temelli konularda sert ve suçlayıcı açıklamaların yapılıyor olması, iktidarın halkın gerçek sorunları üzerinden politika üretme kapasitesini kaybettiğinin de göstergesidir.
Türkiye açısından baktığımızda genelde iktidar üzerinden bir değerlendirme yapmış olsak da muhalefette olan siyasi partilerin halkın gerçek sorunlarına ne kadar tercüman olabildiği de tartışılmalıdır. Bir ülkede milletvekili, (yaklaşık olarak) bir emekli maaşının 14 katı, asgari ücretin 10 katı maaş alıyorsa, kısa sürede toplumun ekonomik gerçekleriyle bağdaşmayan emeklilik hakkı kazanıyor ve muhalefet partileri bu konuda sus pus olup hiçbir eleştiri getirmiyorlarsa, halktan kopan siyasetin sadece iktidar partisi ile sınırlı olmadığı açıktır. Halkın gerçek sorunlarına odaklandığını iddia eden her siyasi parti, bu adaletsiz paylaşım konusunda mutlaka bir şeyler söylemelidir ve bu konuda bir çözüm önerisi sunabilmelidir.
Elbette adalet bütün toplum için önemlidir. Ancak adalet sadece hukuk üzerinden tanımlanamaz. Bir toplumda gelir dağılımı bozuksa, hele de bu bozukluk iktidarın personel politikalarının bir parçası halini almışsa, halktan kopan ve bu kopukluktan beslenen siyasetin kopan bağı yeniden onarmasını beklemek beyhude bir beklenti olarak kalacaktır.
Çözümün ilk adımı, siyasetin milli gelirden alacağı payın (milletvekili özlük hakları, siyasi partilere hazine yardımı vb.) ve kamuda ücret adaletinin toplumsal refahla orantılı olarak belirlenmesidir. Refahın paylaşımında adalet sağlanırken demokrasinin gereklerinin (alternatif enformasyon, hukuk devleti, adil seçimler, insan hakları, düşünce ve inanç hürriyeti, kuvvetler ayrılığı) işlerlik kazanması, siyasetle halkın bağını yeniden kurabilecek adımlar olarak değerlendirilebilir. Böylece siyaset, vasıfsız insanların geçim ve oyun alanı olarak görülmekten çıkıp, ülkenin gerçek sorunlarını önceleyen bir politika üretme sürecinin yönetimine odaklanabilecektir.
Sorun, sanıldığı gibi siyasetçilerin göstermelik ramazan sofrası ziyaretleri değildir. Sorun kamu politikası süreçlerinden halkın gerçek sorunlarının öncelikli olamaması sorunudur. Bu durum, siyasetle halkın bağının belirgin şekilde koptuğunun göstergesidir. Örgütlü bir sivil toplum olmadan, toplumdaki bütün örgütlü yapılar güçlenmeden, siyaset halktan çekinmeden siyasetle halk arasındaki etkileşimli bağı kurmak mümkün değildir. Halkın siyaset üzerindeki kontrolü sadece seçimler olarak görüldüğü sürece siyaset kendi özerk alanında belirli çıkar çevrelerinin temsilcisi olarak kalmayı halkla kuracağı samimi bağa tercih edecektir.
İktidar ve muhalefetiyle, siyasetin halktan çekinmediği hiçbir düzen adil değildir.