Site İçi Arama

siyaset

27 Mayıs İhtilalinin Dış Yüzü

Sahnede darağacı görüntüsü. Bütün seyirciler ve oyuncular ayakta. İsmet İnönü de oyuna dahil olur ve “sizi ben bile kurtaramam” diyerek sahnenin kenarına çekilir. Celladımız kızıl yıldızlı giysileri ile sahnede yerini alır. İhtilal olur. Menderes tutuklanır, mahkemeye çıkarılır. Başkan: “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!” Sonrası bildiğimiz son...

İçerideki durum pek iç açıcı değildi. Demokrat partinin ilk yıllarındaki parlaklığı sönmüştü. Hükümet ekonomi üzerindeki kontrolünü yitirmişti. Basınla iktidar arasındaki ilişki neredeyse kopma noktasına gelmişti. İktidar  ile muhalefet arasında tüm ülke sathına yayılan bir gergin hava hâkimdi. Hükümetin otoritesi sarsılmıştı. Öyle ki atanmışlar seçilmişleri dinlemiyordu. Ve asker sokaktaydı. Dengelerin ne zaman kurulacağı belli değildi.

Peki kimdi dengeleri altüst eden? Bu soruya ne Mehmet Ali Birand'ın Demirkırat belgeseli, ne de yazar Nazlı Ilıcak’ın 27 Mayıs’ı yeniden yargılayan eserleri tam manasıyla bir cevap veremedi.

Bizim gibi içe dönük bir toplumun üyeleri; (olaylara sadece içeriyi gösteren gözlüklerle baktıkları için) 27 Mayıs ihtilalinin içeriden birileri tarafından hazırladığını düşünmüş olabilirler. Haklıdırlar da! Öylesine sürükleyici bir oyun sergilenir ki; herkese oyunda bir rol verilir ve hiç kimse sahnenin arkasında neler döndüğünü göremez… Çoğu zaman gerçeği ortaya çıkarmak o oyunda rol almayanlara -yani sonraki kuşaklara- düşer. 

Bizler sonraki kuşağın üyeleri olarak bakalım sahnenin arkasında neler göreceğiz:

İngiltere İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küçülmeye gitti. Etki ve ilgi alanlarını daralan gücü doğrultusunda yeniden tanımlamak zorunda kaldı. Yakın Doğu ve Orta Doğu’dan da çekiliyordu. Bu kapsamda Türkiye’ye yapmakta olduğu dış yardımı kesti. Artık İngiltere’nin bölgede bıraktığı bu boşluğu doldurmak ABD’ye kalmıştı. Dönemin ABD Başkanı Truman 12 Mart 1947 tarihinde Kongre’de yaptığı konuşmada, Türkiye ve Yunanistan’a ekonomik yardım yapacağını açıkladı. Bu tarihi konuşmayla oyuncularımız da belli olmaya başlamıştı. ABD, İngiltere, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler  Birliği, Orta Doğu ülkeleri ve Türkiye!

Truman doktrininden sonra Türkiye tam manasıyla batı yakasına geçiş yapacaktı. Güçlü Arap milliyetçiliğine rağmen, İnönü liderliğindeki Türkiye 1948 yılında bağımsızlığını ilan eden İsrail’i tanıma yoluna gitti. Türkiye’nin buradaki beklentisi NATO’ya kabul edilmekti. Ancak Türkiye bu aşamada 1949 yılında Washington’da hayat bulan NATO’nun kurucu ülkeleri arasında yer alamadı. Kuzey Atlantik İttifak Antlaşmasına imza atanlar arasına giremedi. Küçük bir sarsıntıdan sonra kendine gelen Türkiye, İngiltere’nin beklentileri ve telkinleriyle Orta Doğu’da bir Akdeniz paktı kurmaya çalıştı. Bütün bunlar olurken Sovyetler birliği sahneye çıkarak Türkiye’nin batı blokunda yeri olmadığı propagandasını yapıyordu. Türkiye ise Kore’ye asker göndererek, her konuda -özellikle Sovyet yayılmacılığına karşı- Batı’nın yanında olduğu mesajını vermekle meşguldü.

Kore Savaşı devam ederken, 18 Şubat 1952 tarihinde Türkiye (Yunanistan’la birlikte) NATO’ya alındı. Bu üyelik sayesinde, sahnelere yansıyan “Sovyet yayılmacılığı karşısında savunmasız Türkiye” görüntüsü gitmiş, yerine NATO ile güç kazanmış bir Türkiye görüntüsü gelmişti.

Türkiye, NATO’ya üye olduktan sonra, Orta Doğu’da sürekli aktif rol oynadı.Orta Doğu‘da yayılmak için çaba harcayan kızıl tehlikeye Batı dünyasının dikkatini çekerek, buradaki yeni siyasi oluşumlara Sovyetler Birliği’nin yön vermesini engellemeye çalıştı. Bu adımlar ise Türkiye’nin gittikçe Sovyet yönetimlerinin şimşeklerini üzerine çekmesine neden oluyordu.

Türkiye ile Sovyetlerin politikalarının o an için en çok çatıştığı bölge olan Orta Doğu’da; Menderes diplomasisinin amacı aşağıdaki gibi şekillendirilmekteydi:

-  Orta Doğu‘da istikrarın tesis edilmesi,

-  Arap-İsrail anlaşmazlığına çözüm bulunması,

-  Komünizmin bölgeye sokulmaması. 

Her üç politika da aynı zamanda Sovyetleri sahneden uzak tutma amacını gidiyordu. Türkiye bunlarla yetinmeyip, SSCB’den bağımsız kendine has bir sosyalizm modeli uygulayan Mareşal Tito’nun ülkesi Yugoslavya’nın NATO’ya alınması için de bastırıyordu. NATO’nun sorumluluk alanını Süveyş kanalı ve Afrika’yı da içine alacak şekilde Türkiye bir bakıma genişletmek için uğraşıyordu. Gerçekten de NATO,  Menderes zamanında olmasa da kendisinin ölümünden neredeyse 30 yıl kadar sonra Türkiye’nin işaret ettiği bu genişleme periferisine sahip çıkmaya yönelecekti. 

Türkiye, 2 Nisan 1954 tarihinde imzaladığı bir anlaşma ile Sovyetler Birliği’nin Boğazını sıkan ipin diğer ucunu Pakistan’a veriyordu. Türkiye ve Pakistan el ele ABD orijinli Sovyetleri “Çevreleme” Stratejisine hizmet ediyorlardı. Bu arada seyircilerden bir kısmı Menderes Hükümetinin ateşle oynadığını görüyor sevimli devi rahat bırakması gerektiğini söylüyorlardı. Diğer yandan seyircilerin kalan kısmı oyunun bu sahnesini çılgınlar gibi alkışlıyorlardı.

Her neyse; salondaki karışıklıklar oyunu durduramadı. Baş oyuncu Türkiye, Irak ile Bağdat Paktı’nı kurdu. Sahnenin kenarındaki Mısır ve Suriye tepinmeye başladılar. Onlar tepinirken, İngiltere Bağdat paktına girerek Türkiye’nin yanında yer alıverdi. Türk Hükümeti yine büyük oynamak istiyordu ve Bağdat Paktı’na girmesi için ABD’ye de baskı yapmaya başlamıştı. 

Tam bu sırada 1952 darbesiyle iktidara gelen yeni Mısır Hükümeti, 1956’da Süveyş Kanalını millileştirme kararı aldı. Sovyetler Mısır’ın, Türkiye de Batılıların yanında saf tuttu. Bu arada Türk Boğazlarında gözü olan Stalin’in ölümü sonrası, ilginç bir çıkış ile, Sovyetler Birliği Türkiye’ye beyaz bayrak uzatmıştı. Ancak Sovyetlerin bu hamlesi Türkiye’yi Batı kampından uzaklaştırmak için bir işe yaramamıştı. Bunu gören kızıl dev, Türkiye’ye yeniden tehditler savurmaya başladı. Bir taraftan da Suriye’deki rejim aracılığıyla Türkiye’yi çembere alma yoluna gitti. Beklenmedik bir zamanda Türkiye’nin ortağı ve müttefiki olan Irak’ta 1958’de bir darbe oldu. Irak’ta gerçekleşen bu darbe, esasında Bağdat Paktı'na indirilen keskin bir darbe olmuştu. Bu darbeyi Pakistan’daki darbe izledi. Sıranın Türkiye’ye geldiği dışarıda o sıralar konuşuluyor olsa da, içeridekilerin çoğunun bundan haberdar olduğu o dönemde pek söylenemezdi.

Tekrar sahnemize dönelim. Oyunun son sahnesi: sahneye bir darağacı kurulur. Seyirciler sıranın kime geldiğini tam olarak kestirememektedirler. Çünkü ortalıkta kargaşa vardır. Bütün seyirciler ve oyuncular ayaktadır. Bu arada İsmet İnönü de oyuna dahil olur ve “sizi ben bile kurtaramam diyerek sahnenin kenarına çekilerek sırasını savar. Bu hengamede Celladımız kızıl yıldızlı giysileri ile sahnede yerini alır. İhtilal denen şey yaşanır. Hükümetin başı Adnan Menderes tutuklanır, mahkemeye çıkarılır. Mahkeme Başkanı Salim Başol, salonda tarihe geçen sözünü söyler: “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!” Sonunda Menderes, biraz önce bahsettiğimiz Türk dış politikasının senaryo yazarlığını yapan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanlığı yapmış olan Hasan Polatkan ile birlikte İmrali Adası’nda kurulan darağacında idam edilir. 

İhtilalin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra açıklanan İngiliz gizli belgeleri; bu satırlarla aynı görüşü paylaşmaktadır. Evet Menderes’i Ruslar astırmıştır. Ama aslında asılan aslan, Türkiye’nin dünya sahnesine yeniden büyük bir lider olarak çıkma ülküsüdür! 

Seksenli yıllardan itibaren Türkiye tekrar; Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Doğu’da ve  Orta Asya’da lider ülke rolüne soyundu. Sonrasında hep birlikte gördüğümüz gibi, dünyanın bütün güçleri içerden dışardan, terör ile ekonomik yaptırımları ile üzerimize çullandı.

Bu uğurda birileri feda edilecektir ancak Türkiye lider ülke olma yolunda emin adımlarla yürüyecektir. Tarih; dışarıda oynanan oyunların ve onlara içeriden destek verenlerin ortaklaşa oynadıkları oyunlarının Türk milletini, Türkiye’yi yolundan çeviremediğine şahit olacaktır. Atatürk’ün dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Hem de bölgesine yön veren lider ülke konumuyla…

Dr.  Turgut VAROL
Dr. Turgut VAROL
Tüm Makaleler

  • 26.05.2026
  • Süre : 2 dk
  • 349 kez okundu

Google Ads