Site İçi Arama

siyaset

Magazin Siyasetinde Gözden Kaçanlar

Bir ülkede kurumsal yapılar ve kurallar, kişilere göre değişmeye başladığında dışlayıcılık başlamıştır. İstisnalar belirli kesimler için daima genişleme eğilimine girer. Siyasetçiler, kirli ilişkilerle devleti yönetme gücünü kendi çıkarları için kullanmaya başlarlar.

Eğer bir ülkede insan kaynağı ve maddi kaynaklar yeterli ve ülkenin ekonomisi kötüyse, o ülkenin siyasetçilerinde büyük sorun vardır. Gelişmiş ülkelerde siyasetçinin işlevini ve sınırlarını yasalar belirler, az gelişmiş ülkelerde ise siyaset kendi işlev ve sınırlarını daima toplumun aleyhine genişletme eğiliminde olur. Daron Acemoğlu’nun “Why Nations Fail” kitabı, Türkçeye “Ulusların Düşüşü” olarak çevrildi. Kitap temel olarak bir ülkede siyasetin işleyişine bağlı olarak gelişen kurumsal yapıların, kapsayıcılık ve dışlayıcılık açısından ülkenin başarısına nasıl etki ettiğini anlatmaktadır. Aynı coğrafyada bir sınır hattıyla ikiye ayrılmış yerleşim bölgeleri arasındaki gelir ve gelişmişlik farkı bunun en somut göstergesidir. 

Bir ülkede kurumsal yapılar ve kurallar, kişilere göre değişmeye başladığında dışlayıcılık başlamıştır. İstisnalar belirli kesimler için daima genişleme eğilimine girer. Siyasetçiler, kirli ilişkilerle devleti yönetme gücünü kendi çıkarları için kullanmaya başlarlar. Onlar için artık kamu yararı, ülke çıkarları gibi kavramlar yoktur. Bir müddet sonra yarattıkları bozuk düzeni koruma arayışına girmeye başlarlar ve daha kirli işlere imza atarlar. Çünkü bilirler ki, iktidardan gittiklerinde kaybedecekleri tek şey iktidar olma gücü değildir. Bu nedenle kendilerine müzahir geniş bir suç kitlesi yaratırlar. Böylece daha çok kişi onlar için çırpınır. Hatta kurulu düzen muhalif siyasetçiler için bile vazgeçilemez hale gelir. İşte az gelişmiş ülkelerin hepsinde tipik diyebileceğimiz “siyasetçi diktatörlüğü” böyle oluşur. Zamanla kendilerini sınırlayan yasalar ortadan kalkar, kendilerine yönelen eleştirilere karşı çıkarlarını gittikçe daha sert savunmaya başlarlar.

Böyle bir toplumda halkın tek söz hakkı, seçim zamanları sandığa gitmekten ibarettir, o da iktidarın müsaade ettiği ve muhalefetin de halka “biz sizin çıkarlarınızı koruruz, oturun yerinizde” dediği bir ortamda gerçekleşir. Oysa binlerce yıl insanlığın bütün tarihi birikimiyle ve bu birikimin oluşturduğu değerler setiyle genişlemiş bir demokrasi kavramı kimsenin işine gelmemektedir. Hatta boyunlarındaki halkalara bağlı zincirlerin kontrolünü bile isteye siyasetçilere devreden halkın da işine gelmemektedir. Hegel bu durumu “efendi-köle diyalektiği” ile çok güzel açıklar. Bu tip yapılarda halk siyasetçilere “tanrının yeryüzündeki sureti” muamelesi yapar.

Bozuk düzenlerin en kötü tarafı, hemen herkesin bozuk düzen yıkılırsa yeni kurulacak düzenden emin olamaması nedeniyle gönüllü kulluğu kabul etmesidir. Siyasetçiler bunu bildikçe daha da arsızlaşır ve daha da hırsızlaşır. Genellikle bu tür sistemler “kleptokrasi” kavramıyla tanımlanır. Bu ülkelerde siyasetçiler (daha çok iktidar sahipleri), kendilerini yasalarla sınırlı görmezler ve halk fakirleşirken, onlar zenginleşir. Yine böyle yapılarda halkı kaderine razı etmek için uğraşan uzmanlaşmış bir din sınıfı oluşur. Sivil toplumun gelişmesine ve katılımcılık talep etmesine asla müsaade edilmez. Bunun için sivil toplum örgütlerinin görünürde ve bağımlı yapılar olarak var olması istenir. 

Siyasetçi diktatörlüğü yerleştiğinde (kurumsallaştığında) toplumda değerlerin silikleştiği, eğitimin bozulmaya başladığı, üretimin azaldığı, kumar ve rant ekonomisinin kendisini yeniden ürettiği bir sarmala girilir. Toplumun aydın kesimleri bir şekilde susturularak toplumun olanı biteni algılaması engellenir. Temel görevi halkın alternatif bilgi kaynaklarından beslenmesini sağlamak olan medya, siyaset kurumunun bahçesine bağladığı ve yaklaşana ağzından salyalar saçarak saldıran bir köpeğe dönüşür. Bu ortamda gerçek sorunların kamuoyu gündeminden saklanması için sosyal medyada satın alınmış bir “trol ordusu” görev yapar. Düzen yeterince kirli olduğu için bu kişilerin nereden fonlandığını bilmek de neredeyse imkânsız hale gelir. 

Halkın ekonomik gerçeklikten koparılması için, hem iktidar hem muhalefet magazinel gündemlerle kamuoyu önünde boy gösterir. Kâh ekranlardaki bir televizyon dizisi, kâh bir spor müsabakası, kâh bir başarı hikâyesi kamuoyunu günlerce meşgul edebilir. Siyasetçiler çıkıp saçma sapan konuları, halkın en büyük sorunuymuş gibi bağıra çağıra milletin üzerine kusar. Halk bozuk düzenin kendisine dayattığı fakirliğin kaynağını sorgulayamayacak hale gelir. Olur da sorgulamaya kalkarsa, hemen siyaset yeni bir karşıtlık üretir. Ya toplum düşmanı bir terörist yaratılır, ya da toplumda düşmanlaştırılmış bir kimlik siyaseti devreye girer.  Bu durum bazen halkın işine de gelir.

Mesela süt fiyatlarını belirleyen bir kurumsal yapıya konuyla hiç alakası olmayan iktidar ajanları dâhil edilir. Girdi maliyetleri yükselirken ürün fiyatının yükselmesi engellenir. Halk ucuz süt almanın dayanılmaz hafifliğine kapılmışken, üreticinin zarar ettiği için üretimden çekilmesiyle ilgilenmez. Aynı durum tarım sektöründe birçok alanda da yaşanabilir. Üreticinin kar edemediği fakat arada ticaretin fahiş karlar elde ettiği bir asalak düzeni oluşur. Bozuk düzen bu kadar genişleyince yıkılmasını göze almak herkes için daha zor hale gelir. Üreticiler üretimden çekildiği zaman, siyasetle birlikte halvet olan sermaye grupları, yurt dışından ithalat yaparak üretime ölümcül darbeyi indirir ve diğer taraftan devletten aldığı teşvikleri de cebine indirir.

Üreticinin üretimden çekilmesi üretim bağımsızlığını ortadan kaldırır. Limonunu satamayan üretici ağaçları kesip, siyasetçinin payını da vererek yerine site yaptırıp kısa dönemli ekonomik refaha ulaşır. Süt ineğini kesime gönderen süt üreticisi çekilince et fiyatları kısa dönemde sabit kalır ve sonra astronomik olarak artar. Bu alanlarda yeniden üretime girmek ise eskiye göre çok daha maliyetli hale gelir. Çünkü zaman da bir maliyet unsurudur. İthalat kartıyla birlikte cari açık artacağından, zamanla ekonomik bağımsızlık da tehlikeye girer.

Bozuk düzenlerde siyasetçiler ortada adı konmamış bir şirket varmış gibi hareket ederler. Devlet adı verilen siyasi örgüt, birilerinin babalarının çiftliğine dönüşür. Gemi azıya alan siyasetçi, kendisine oy vermeyen halka hizmet götürmez, hatta onların en büyük acılarıyla bile ilgilenmez. Çünkü bütün devlet kurumlarını kendi malı gibi görür. Bu durum artık siyaset diktatörlüğünün ulaşabileceği son noktadır. Buradan sonra, güvenlik sorunları artmaya başlar ve önlem alınamayacak kadar karmaşık güvenlik sorunları, ülkenin önüne oldukça ağır bir fatura koyar. Bu fatura bütün toplum tarafından ödenir dersek yanlış olur. Orwell’in “Hayvan Çiftliği” kitabında dediği gibi, “Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir”.  

Sosyal güvence rafa kaldırılır. Emeklilere aylık bağlama oranları kanunun etrafından dolaşılarak geriye dönük değiştirilir. Ancak siyasetçilere dokunulmaz. Onlar toplumun ödediği vergilerden beslenen asalak bir sınıf olarak yaşamlarını neşe içerisinde sürdürebilirler. Halk daha fazla vergi ödeyerek bu asalakların açıklarını kapatmaya devam eder. Ama halk da memnundur. Dini semboller ve ritüeller özgürce yaşanabilmektedir. Böyle bir ortamda daha fazlasını isteyip terörist olmaya da gerek yoktur zaten.  Hem son derce acıklı hayatlardan televizyon dizileri yaratıp onlarla eğlenmek varken kim uğraşır ekonominin gerçekleriyle, halkın gerçek sorunlarıyla?

Yukarıda yazdıklarım, tamamen teorik olup pratikle uzaktan yakından alakası yoktur. Yoksa mümkün müdür ülke bu kadar bütün kurumlarıyla savrulurken bütün halkın magazinle oyalanması? Mümkün müdür sorumsuz siyasetçilerin dizi karakterlerinin “evini barkını” dert edinmesi? Mümkün müdür üreticiye reva görülen koşulların ticaret erbabına yansımaması? Mümkün müdür okullara din adamlarının girip dini eğitim vermesi? Mümkün müdür kamu hizmeti sunan devlet görevlilerinin saldırıya uğramasına devletin seyirci kalması? Mümkün müdür bir ülkenin şerefli ordusuna kumpas kurup yüksek rütbeli komutanlarının hapiste çürütülmesi ve aşama aşama o ordunun siyasetin iğrenç bataklığına çekilmesi? Mümkün müdür bir ülkenin her şeyden sorumlu olan yöneticisinin “bana oy vermiyorlarsa ölsünler” demesi? Elbette mümkün değildir. En azından birilerinin çıkıp “Yok artık bu kadar da olmaz. Yeter!” demesi gerekir değil mi? Neticede insanlık daha ölmedi, sadece can çekişiyor…

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Tüm Makaleler

  • 06.02.2024
  • Süre : 5 dk
  • 434 kez okundu

Google Ads