Site İçi Arama

siyaset

Türk Siyasetinde Neden "CHP" Olmadan Olmaz?

CHP'de parti içi çekişmelerin ötesinde, partinin geniş halk kitleleri nezdindeki inandırıcılığını ve güvenirliğini en çok zedeleyen, sosyal medyadaki sert eleştirilerin odağı haline gelen mesele ise milli güvenlik, terörle mücadele ve devletin bekası konusunda partinin sergilediği duruştur.

​Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugünkü siyasi söylemini, yapısal açmazlarını ve gelecek stratejilerini doğru analiz edebilmek için, partinin köklü tarihsel bagajı ile modernleşme çabaları arasındaki hassas dengeyi iyi okumak gerekir. Buna göre, kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kurtuluş ve kuruluş mücadelesini, ekonomik ve endüstriyel atılımlarla taçlandıran, köylüyü milletin efendisi yapan üretim odaklı tam bağımsızlık vizyonu ile bugünün pratikleri ve sosyal medyadaki en büyük tenkitler arasındaki uzlaşmaz dengesizliği ve açılan mesafeyi de açıkça görmek mümkündür.

​Partinin tarihsel sürecine baktığımızda, arkasında küçümsenemeyecek devasa bir başarı hikayesi ve kurumsal hafıza bulunur. CHP, sadece devletimizi kuran parti değildir. CHP, aynı zamanda Anadolu’nun makus kaderini yıkan ve devamında demir ağların, Sümerbank gibi sanayi hamlelerinin, toprak reformu çabalarının ve okuma-yazma seferberliklerinin önderliğini yapan, Türkiye Cumhuriyeti'nin mimarı olan bir partidir. Daha da önemlisi, İkinci Dünya Savaşı gibi küresel bir felaketin ardından İsmet İnönü liderliğinde ülkeyi çok partili demokratik rejime kansız ve barışçıl bir şekilde taşıyarak, kendi iktidarını sandık yoluyla devredebilmiş olgunlukta bir yapının adı olan bir partidir. Bülent Ecevit döneminde ise "Toprak işleyenin, su kullananın" şiarıyla dağa taşa umut yazmış, işçi haklarını, sendikalaşmayı ve sosyal devleti merkeze alarak halkın ve emeğin partisi olmayı başarmıştır. Bu tarihi zaferler ve reformlar, partinin genetiğinde halkçılığın ve güçlü devlet aklının ne kadar derin yer ettiğini gösterir.

​Ancak bugünsosyal medyada ve sokakta yükselen en büyük eleştirilere baktığımızda, partinin bu tarihi mirasın ağırlığı altında ezildiği ve adeta iki farklı şoförün aynı anda direksiyonu kendi tarafına kırmaya çalıştığı bir otobüs gibi ilerlediği görülüyor. Deniz Baykal sonrasında partinin başına geçen Kemal Kılıçdaroğlu'nun döneminde partinin ayarları oynanmaya başlandı. Kılıçdaroğlu fabrikanın kapılarını hiç tanımadığı komşularına açmaya çalışan bir usta gibi hareket ediyordu. "Helalleşme" adı altında partinin çeperleri esnetilerek muhafazakar ve merkez sağ seçmenle köprüler kurulması amaçlanmış olmalı. Özgür Özel dönemi ise vitesi büyüterek, sokağın dinamizmi ve kurultay delegelerinin rüzgarıyla "birinci parti" olmayı hedefleyen daha genç bir ustanın dönemidir. 

Sosyal medyadaki dijital kamuoyunun da haklı olarak altını çizdiği üzere, bu iki farklı liderlik tarzı ve arkalarındaki kliklerin bitmek bilmeyen iç rekabeti, partiyi Atatürk’ün kurduğu o kararlı partinin, ne istediğini çok iyi bilen bütünsel ve çelik gibi kurumsal kimliğinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Kamuoyunda oluşan algı bu şekilde olmuştur. Halk, her kurultay döneminde veya delege savaşlarında "Acaba rota nereye kayacak?" endişesi taşımaktan yorulmuştur. Bunun yanı sıra, Türk siyasi yaşamındaki mevcut siyasi rakiplerin aralarındaki siyasi rekabetin gereğini yerine getirmelerinin ötesinde bir şeyler yaşanmış olması da partiyi hırpalamakta, bünyesinde derin yaralarının oluşmasına neden olmaktadır. Öyle ki ülkemizdeki birçok hukuk insanının yorumlarına göre, örneğin Yüksek Seçim Kurulunun yetki sahasına girilmesi ya da Siyasi Partiler Kanununun uygulanması gereken noktalarda Dernekler Kanununun uygulanması gibi hukuk sınırlarını zorlayan uygulamalar da CHP'nin içindeki liderlik anlaşmazlığını ve ikiliği daha belirgin hale getirmeye neden olmuştur.

​Tüm bu iç çekişmelerin ötesinde, partinin geniş halk kitleleri nezdindeki inandırıcılığını ve güvenirliğini en çok zedeleyen, sosyal medyada da sert bir şekilde tavizsiz eleştirilerin odağı haline gelen mesele ise milli güvenlik, terörle mücadele ve devletin bekası konusundaki duruşudur. Partinin son dönem siyasi hamlelerinde, bölücü terör örgütü ve onun meclisteki uzantısı konumundaki yapılarla kurulan dolaylı ya da doğrudan diyaloglar, seçmenin gözünde partinin kurucu ilkelerinden, ulus-devlet anlayışından ve üniter devlet bakışından saptığı algısını beslemektedir. Anadolu insanının, mevcut iktidarın sorumlu olduğu ekonomik yıkımdan ne kadar dertli olursa olsun, vatanın bütünlüğü ve terörle mücadele söz konusu olduğunda kırmızı çizgilerini asla esnetmeyeceğini biliyoruz. CHP'nin başındakilerin de bunu bilmesi beklenir. Sosyal medyadaki en büyük tenkitler, CHP'nin oy hesabı veya ittifak arayışlarıyla terör odaklarına karşı net, amasız ve fakatsız bir mesafe koyamaması üzerinedir. Kurucusu Atatürk olan bir partinin, devletin varlığına kasteden bölücü odaklar ve onların siyasi izdüşümleriyle arasına aşılmaz duvarlar örmekten kendini alıkoyması, en azından kamuoyu tarafından partinin bu manada bir duruşa sahip olduğu algısının paylaşılıyor olması, milliyetçilik ve devletçilik ilkelerinin içinin boşaltıldığı eleştirilerini haklı olarak beraberinde getirmektedir.

Burada, partinin özünü oluşturan asıl kurtuluş reçetesini hatırlamak gerekir: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik. Birçok insana göre CHP için asıl çözüm, bu altı ok ile temsil edilen temellerine, köklerine koşulsuz ve bütünüyle dönüş yapmaktır. Zira bu ilkelerin her biri bir zincirin halkaları gibidir; birine daha fazla ağırlık verip diğerini gözden kaçırmak, sistemi tamamen işlevsiz hale getirir. Örneğin, milliyetçilik ve devletçilik ilkelerini zayıflatıp sadece soyut bir halkçılık söylemi üretmek, partiyi ne devlet yönetebilecek bir ciddiyete ne de halka güven verebilecek bir duruşa ulaştırır. Altı ilkenin tamamı birbirini besleyen, biri olmadan diğerinin eksik kaldığı muazzam bir bütündür. CHP, yönünü ve pusulasını dışarıdaki yapay ittifaklarda ya da dönemsel rüzgarlarda aramak yerine bu köklere döndüğünde, memleketin sorunları da otomatikman ilkeler çerçevesinde çözümlenme yoluna girecektir. Çünkü bu altı ilke, sadece partinin kurumsal kimliği değil, aynı zamanda bu devletin ve toplumun da temel harcıdır.

​Çarşıya, pazara çıktığımızda ya da dijital mecralardaki feryatları incelediğimizde halkın canını yakan tek bir gerçek vardır: Cüzdandaki ve mutfaktaki yangın. Sabah dükkanını açtığında toptancıdan aldığı malın fiyatı her hafta değişen, elektrik faturası belini büken bir mahalle bakkalını ya da mazotun, gübrenin yanına yaklaşamayan, döktüğü alın terinin karşılığını alamadığı için toprağına küsen bir çiftçiyi düşündüğümüzde, halkın CHP’den süslü cümleler değil, somut çözümler beklediği netçe anlaşılır. CHP’nin meydanlarda ve sosyal medya görsellerinde "İşçinin, emeklinin, esnafın yanındayız" demesi, doktora gidip acı çeken bir hastaya doktorun sadece "Seni anlıyorum, canın çok yanıyor" deyip reçete yazmamasına benzemektedir. Sosyal medyadaki en sert tenkitlerin odağı da tam olarak burasıdır: Hastaya teselli değil, hastalığını iyileştirecek ilaç lazımdır; fakat parti kadroları somut makroekonomik programlar açıklamak yerine çoğunlukla soyut bir muhalefet diliyle yetinmekte, içerdeki çekişmelere odaklı bir görünüm vermeye devam etmektedir.

​Şüphesiz, burada tarihi bir gerçeğin de hakkını teslim etmek, tarafsız bir analizin namus borcudur. 1950’den sonra CHP, neredeyse hiçbir dönemde tek başına iktidar olamamış; ülkeyi uzun yıllar boyunca merkez sağ kadrolar yönetmiştir. Dolayısıyla çalışan kesimlerin, esnafın ve köylünün bugünkü kronikleşmiş yapısal sorunlarının, tarımın bitme noktasına gelmesinin ya da bir yönüyle toplumsal çürümenin yegane sorumlusu olarak onlarca yıldır iktidar yüzü görmemiş bir partiyi görmek büyük bir haksızlık olur.

​Ancak halkın ve özellikle genç neslin bugün CHP’ye yönelttiği asıl eleştiri, mevcut sorunları onun veya bir başka partinin yaratmış olması değildir. Asıl tenkit; mevcut sağ iktidarın yarattığı bu derin enkaz, ekonomik çöküş ve kriz karşısında CHP'nin neden hala tartışmasız, net ve güven veren kitlesel bir alternatif üretemediğidir. Kamuoyu, bunca yıldır iktidardan uzak kalmış bir partinin, önüne gelen bu tarihi iktidar fırsatında bile kendi içinde "koltuk ve şoförlük kavgası" yapmasını, klikleşmesini ve mutfaktaki yangını söndürecek o çelik gibi iradeyi tam olarak seçim sathına yansıtamamasını sorgulamaktadır. Sosyal medyadaki elitist dil eleştirileri de cabasıdır; halk, tarladaki traktörün deposunun nasıl dolacağını, fabrikadaki işçinin sendikal hakkının nasıl korunacağını bir ustanın çırağına işi tarif ettiği gibi tane tane ve samimiyetle CHP yönetiminden duymak istemektedir.

​İşte tam bu noktada, CHP’nin şu andan itibaren yapması gerekenler hayati bir önem taşımaktadır. Parti, geçmişteki büyük başarılarının gücüyle ayağa kalkmalı ve vizyonunu acilen somut eylemlere dökme iradesini gösterebilmelidir. İlk olarak, kendi içindeki "şoförlük" ve klik kavgalarını tamamen bir kenara bırakarak, halka tek sesli ve çelik gibi disiplinli bir kurumsal kimliğe sahip olduğunu ispat etmelidir. En radikal ve tavizsiz adım ise milli güvenlik alanında atılmalıdır; CHP, bölücü terör örgütüyle ve onun meclisteki hiçbir uzantısıyla hiçbir şart altında yan yana gelmeyeceğini, arasına tam ve mutlak bir mesafe koyduğunu hamasetle değil, eylemleriyle ve siyasi duruşuyla ilan etmelidir. Üçüncü olarak, soyut muhalefet dilini terk edip, tarladaki çiftçinin gübre ve mazot maliyetini kuruşu kuruşuna nasıl düşüreceğini, esnafın vergi yükünü nasıl hafifleteceğini ve fabrikadaki işçinin emeğinin karşılığını nasıl alacağını anlatan rasyonel, planlı ve üretime dayalı kalkınma programlarını ortaya koymalıdır. Son olarak, liyakat ve adaleti sadece birer vaat olmaktan çıkarıp, iktidara geldiğinde kamuda kayırmacılığı nasıl bitireceğini şeffaf projelerle halka anlatmalıdır.

​Sonuç olarak, CHP; makyajı taze bir görünüme sahip olsa da esnafın, işçinin ve köylünün mutfağındaki yangını söndürecek, onlara güven aşılayacak net bir yapıyı henüz tam anlamıyla inşa edebilmiş değildir. Ülkeyi bu sosyo-ekonomik çıkmaza sürükleyen esas sorumlunun uzun süreli sağ iktidarlar olduğu ortadadır; fakat CHP'nin de bu enkazı kaldıracak o güçlü, net, üretken ve Atatürkçü vizyonu halka sunabilmesi için kendi içindeki o zihniyet mücadelesini ve geleceğini ilişkin belirsizliğini artık tamamen bitirmesi gerekir. Altı ilkenin hiçbirini birbirinden ayırmadan, bu şanlı tarihsel mirası dijital çağın ve sokağın gerçekleriyle harmanlayarak, milli hassasiyetlerden taviz vermeden yönünü tamamen halkın ekmeğine ve üretimine dönmesi, partinin gerçek bir iktidar alternatifi olabilmesi adına şu andan itibaren atması gereken en kaçınılmaz adımdır. 

​Not:

Bu yazı, kısır bir siyasi tartışma yaratmak ya da durumdan vazife çıkarmak amacıyla kaleme alınmamıştır. Amacım, ülkemizin yapı taşlarından biri olan köklü bir siyasi partiyi, tamamen kendi durduğum yerden ve hiçbir siyasi parti mensubiyetim olmadan kendi bakış açımla değerlendirmektir. ​Cumhuriyet Halk Partisi, bu ülkenin yadsınamaz bir gerçeğidir ve aynı zamanda mevcut yönetime alternatif oluşturulacaksa, tek başına çoğunluk oluşturamayacaksa bile Atatürkçü ve ulusalcı yolda varlığı olmazsa olmaz bir partidir. CHP'ye kızabilir, ideolojik saplantılarla bu partiye dil uzatabilirsiniz; ancak ne tarihsel birikimini ne de peşinden giden milyonların varlığını görmezden gelebilirsiniz. Neticede şu kabul edilmelidir ki CHP'siz bir Türk siyasi yaşamı eksik kalır, memleketimizin kurucu tuğlası olmazsa siyasetin tadı tuzu kalmaz. 

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 05.06.2026
  • Süre : 2 dk
  • 80 kez okundu

Google Ads