Atomun Jeopolitiği: Türkiye-Güney Kore SMR İşbirliği ve Küçük Modüler Reaktörlerin Uluslararası Sistemdeki Anlamı
Güney Kore hükümetinin desteğiyle kurulan İnovatif Küçük Modüler Reaktör Geliştirme Ajansı (i-SMRDA) ile Türk nükleer teknoloji şirketi Nuclean arasında imzalanan stratejik işbirliği anlaşması; enerji güvenliği, teknoloji transferi, bölgesel nüfuz yarışması ve küresel nükleer düzenin yeniden şekillendiği bir konjonktürde Türkiye'nin çok boyutlu dış politika tercihlerinin somutlaştığı önemli bir kesit noktasıdır.
Enerji, modern uluslararası ilişkilerin hem hammaddesi hem de sahnesidir. Devletler enerji arayışında ittifaklar kurar, çatışmalar yaşar, kimliklerini yeniden tanımlar. Bu minvalde, yakın zamanda Güney Kore hükümetinin desteğiyle kurulan İnovatif Küçük Modüler Reaktör Geliştirme Ajansı (i-SMRDA) ile Türk nükleer teknoloji şirketi Nuclean arasında imzalanan stratejik işbirliği anlaşması, ilk bakışta teknik bir ticaret belgesi gibi görünebilir. Anlaşma çerçevesinde iki taraf, Türkiye'de ve bölgede SMR projelerinin geliştirilmesi, bu alandaki fırsatların birlikte değerlendirilmesi ile Türk sanayisinin küresel i-SMR tedarik zincirine entegrasyonunun desteklenmesi için birlikte çalışmayı öngörmektedir. Ancak bu belgeyi yalnızca şirketler düzeyinde bir işbirliği protokolü olarak okumak, söz konusu anlaşmanın taşıdığı stratejik derinliği ve jeopolitik anlam katmanlarını göz ardı etmek olur. İşbirliği, gerçekte; enerji güvenliği, teknoloji transferi, bölgesel nüfuz yarışması ve küresel nükleer düzenin yeniden şekillendiği bir konjonktürde Türkiye'nin çok boyutlu dış politika tercihlerinin somutlaştığı önemli bir kesit noktasıdır.
Küçük Modüler Reaktörler: Yeni Bir Teknoloji mi, Yeni Bir Dünya Düzeni mi?
Küçük modüler reaktörler (SMR), geleneksel büyük ölçekli nükleer güç santrallerinden yapısal olarak ayrışan, elektrik üretim kapasitesi 300 megavatın altında kalan, modüler biçimde inşa edilen ve atölye koşullarında üretilen bileşenlerinin sahasına taşınmasına imkân tanıyan yeni nesil nükleer sistemlerdir. Bu reaktörler, kompakt boyutları, artırılmış pasif güvenlik özellikleri ve geleneksel büyük santrallere kıyasla daha düşük başlangıç sermayesi gerektirmeleri nedeniyle hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin gündeminde giderek daha fazla yer bulmaktadır. Nitekim küresel SMR piyasası 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 6,54 milyar dolar olarak değerlendirilmekte olup bu rakamın 2033'e kadar yıllık yüzde 6,8 büyüme hızıyla yaklaşık 10,69 milyar dolara ulaşması beklenmektedir. Söz konusu büyüme yalnızca ticari bir gösterge değil; enerji dönüşümünü sürdürülebilir biçimde yönetmek isteyen devletlerin SMR'a yönelik stratejik ilgisinin somut bir yansımasıdır.
Teknolojik çekiciliğin ötesinde, SMR'lar uluslararası ilişkiler açısından son derece özgün bir nitelik taşımaktadır: Büyük santrallerin zorunlu kıldığı devasa altyapı yatırımları ve onlarca yıla yayılan inşaat süreçleri olmaksızın nükleer kapasiteye erişim imkânı sunmaktadırlar. Bu özellik, SMR teknolojisini gelişmekte olan ve orta gelirli ülkeler için hem cazip hem de ulaşılabilir kılmaktadır. Dahası, SMR'ların modüler yapısı ve görece kısa kurulum süresi, onları savunma sanayii, yerleşim merkezlerinin elektrik temini ve endüstriyel ısı uygulamaları gibi çeşitlendirilmiş kullanım alanlarına uygun kılmaktadır. Uluslararası reaktör pazarında artan talep, ülke düzenleyici kurumları arasında işbirliği eğilimlerini güçlendirmiş; nitekim Eylül 2025'te İngiltere ve ABD, gelişmiş nükleer enerji alanındaki Atlantik Ortaklığı'nı ilan etmiştir. Bu tablo, SMR'ın salt bir enerji teknolojisi olmadığını; aynı zamanda yeni stratejik ortaklıkların çekirdeğini oluşturan jeopolitik bir araç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Güney Kore'nin "Nükleer İhracat" Stratejisi ve i-SMR Hamlesi
Güney Kore, özellikle 1990'ların ortasından itibaren nükleer teknoloji alanında tutarlı ve kesintisiz bir birikim sürecine girmiş; bu disiplinli yatırım politikası onu küresel nükleer piyasasının önde gelen aktörlerinden biri hâline getirmiştir. Ülkenin bu alandaki en güçlü varlığı, APR1400 adıyla bilinen 1.400 megavatlık gelişmiş basınçlı su reaktörü tasarımıdır. APR1400, ilk kez 2009 yılında Birleşik Arap Emirlikleri'nin Barakah projesinde ihraç edilmiş; ardından Temmuz 2024'te KHNP, Çek Cumhuriyeti'nin Dukovany tesisinde yaklaşık 18,6 milyar dolar değerinde iki APR-1000 ünitesi inşası için tercih edilen teklif sahibi olarak seçilmiş ve sözleşme Haziran 2025'te imzalanmıştır. Güney Kore'nin bu sicili; zamanında teslim, bütçe disiplini ve teknik güvenilirlik üçgeninde inşa edilmiş bir itibara dayanmaktadır.
Ne var ki Seul’un nükleer ihracat gündemi yalnızca büyük santraller ile sınırlı değildir. Korea Hydro & Nuclear Power (KHNP), 170 megavat kapasiteli inovatif SMR (i-SMR) tasarımını geliştirmekte olup bu reaktörün 2035 yılına kadar ticari işletmeye alınması hedeflenmektedir. Tamamen pasif güvenlik sistemleri ile donatılan i-SMR, eski nesil kömür santrallerinin yerine konumlandırılmak üzere tasarlanmaktadır. i-SMRDA Başkanı Han Gon Kim, Güney Kore'nin son 30 yıldır nükleer teknolojiye kesintisiz yatırım yapan ülkelerden biri olduğunu vurgulayarak, i-SMR teknolojisinin 2028'e kadar standart tasarım onayını almasını ve 2030'lu yıllarda küresel pazara sunulmasını hedeflediklerini açıklamıştır.
Bu noktada kritik bir gelişmeyi de kayıt altına almak gerekmektedir: Ocak 2025'te KHNP ile ana şirketi KEPCO, uzun süredir devam eden bir fikri mülkiyet uyuşmazlığını ABD'li Westinghouse ile çözüme kavuşturdu; ancak bu anlaşma kapsamında KHNP'nin 50 yıl boyunca Kuzey Amerika, AB (Çek Cumhuriyeti hariç), İngiltere, Japonya ve Ukrayna'da yeni nükleer projeler için teklif vermesi yasaklandı ve ihraç edilen her reaktör için yaklaşık 175 milyon dolarlık lisans ücreti ödeme yükümlülüğü getirildi. Bu kısıtlayıcı anlaşma, Güney Kore'yi Batılı pazarların büyük bölümünden koparmakta ve ülkeyi Orta Doğu, Güneydoğu Asya, Afrika ve Türkiye gibi Batı dışı büyüme coğrafyalarına yönlendirmektedir. Türkiye ile kurulan SMR ortaklığını bu arka planla okumak, stratejik mantığı çok daha net bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Türkiye'nin Enerji Güvenliği Açmazı ve Nükleer Seçenek
Türkiye, enerji tüketimi bakımından dinamik ve hızla büyüyen bir ekonomiye sahip olmakla birlikte bu tabloyu, yapısal bir zafiyetin değil, aksine kararlı bir dönüşüm iradesinin başlangıç noktası olarak değerlendirmektedir. Tüketim kapasitesindeki büyümenin iç üretimi geride bırakması sorunu, Ankara'yı kapsamlı ve çok katmanlı bir enerji stratejisi geliştirmeye sevk etmiş; Türkiye bu stratejiyi yalnızca söylem düzeyinde değil, somut politika adımları ve uluslararası ortaklıklar aracılığıyla hayata geçirmeye başlamıştır. 2025 yılında toplam enerji ithalat faturasının petrol ve doğal gaz dahil yaklaşık 62,5 milyar dolar olarak gerçekleşmiş olması, aşılması gereken yapısal eşiğin büyüklüğünü ortaya koyduğu kadar, bu eşiği aşmak için seferber edilen siyasi iradenin de ölçeğini gözler önüne sermektedir. Nitekim 2024 yılında enerji ithalatının bir önceki yıla kıyasla yüzde 5,1 oranında gerilemesi, bu dönüşüm politikasının ilk somut meyvelerini vermeye başladığının işaretidir.
Türk hükümetinin benimsediği çok boyutlu strateji, yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırmak, yerli üretim kapasitesini genişletmek ve enerji kaynak çeşitlendirmesini derinleştirmek üzere tasarlanmış koordineli bir eylem bütününden oluşmaktadır. Bu stratejinin uzun vadeli merkezinde ise nükleer enerji yer almaktadır. Türkiye'nin 2050 yılına kadar 20 bin megavatlık nükleer kapasiteye ulaşma hedefi, gelişigüzel bir niyet beyanı değil; Akkuyu, Sinop ve Trakya projelerini kapsayan çok ayaklı bir program çerçevesinde adım adım inşa edilen stratejik bir vizyondur. Bu vizyon, uluslararası arenada da yankı bulmaktadır: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı verilerine göre Türkiye, inşaatı süren dört reaktör ünitesiyle Çin ve Hindistan'ın ardından dünyada üçüncü sıraya yerleşmiş; bu konumu onu nükleer enerji alanında söz sahibi bir devlet olarak tanımlamaktadır.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin ROSATOM ortaklığıyla hayata geçirilmesi, Türkiye'nin nükleer teknolojiye erişim sürecinde benimsediği pragmatik yaklaşımın bir yansımasıdır. Birinci üniteye ilişkin soğuk ve sıcak testlerin 2024 itibarıyla tamamlanmış olması, projenin ilerleme kaydettiğini teyit etmektedir. Öte yandan bu süreç, Türkiye'ye yalnızca kapasite kazandırmakla kalmamış; yaklaşık 300 Türk mühendisin nükleer alanda yetişmesine ve nükleer enerjiye yönelik yerli yan sanayinin hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Tecrübe edinme sürecinin kendisi, dışa bağımlılığın bir göstergesi olarak değil, bilakis gelecekteki teknolojik özerkliğin altyapısı olarak okunmalıdır. Nitekim Ankara, bu birikimin üzerine inşa etmek üzere Güney Kore ile SMR ortaklığını hayata geçirmiş; Batılı teknoloji sağlayıcılarıyla yürütülen ikinci ve üçüncü santral görüşmelerini canlı tutmuştur. Bu çok ortaklı yapı, stratejik çeşitlendirmenin kurumsallaşmasından başka bir şey değildir ve Türkiye'nin tek bir ülkeye olan bağımlılığını azaltırken müzakere özgürlüğünü genişletme yolundaki bilinçli tercihini yansıtmaktadır.
Kasım 2025'ten Haziran 2026'ya: Çok Katmanlı Bir İşbirliği Mimarisi
Türkiye-Güney Kore nükleer yakınlaşması tek bir antlaşma ile sınırlı değildir; aksine, kısa bir zaman dilimine sığan birden fazla imza aşamasından oluşan çok katmanlı bir ilişki mimarisine işaret etmektedir. Kasım 2025'te Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un huzurunda, Türkiye Nükleer Enerji AŞ (TÜNAŞ) ile Güney Kore Elektrik Enerjisi Şirketi (KEPCO) arasında nükleer güç santrali projelerinin geliştirilmesinden teknoloji ve know-how paylaşımına, saha değerlendirmesinden proje finansmanı ve insan kaynağının geliştirilmesine kadar pek çok alanı kapsayan bir mutabakat zaptı imzalanmıştır. Bu üst düzey ikili mutabakat, devlet eliyle belirlenen stratejik çerçeveyi ortaya koyarken, söz konusu çerçevenin sahaya yansıması için şirketler düzeyindeki operasyonel anlaşmalara zemin hazırlamaktadır.
İşte i-SMRDA ile Nuclean arasındaki işbirliği anlaşması bu ikinci katmandaki yapı taşlarından birini temsil etmektedir. Anlaşma kapsamında i-SMRDA ve Nuclean, Türkiye'de ve bölgede SMR projelerinin geliştirilmesi, bu alandaki fırsatların birlikte değerlendirilmesi ile Türk sanayisinin küresel i-SMR tedarik zincirine entegrasyonunun desteklenmesi için birlikte çalışmayı taahhüt etmekte; ayrıca Türkiye'nin temiz enerji ve nükleer enerji hedeflerine katkı sağlayacak sürdürülebilir bir proje geliştirme ekosistemi oluşturulması hedeflenmektedir. İkili ilişkilerin arka planına bakıldığında, 2025 yılı itibarıyla Türkiye-Güney Kore ikili ticaret hacminin 11 milyar dolara ulaştığı ve Güney Kore'nin Türkiye'deki yatırımlarının yaklaşık 1,9 milyar dolar düzeyine eriştiği görülmektedir. Nükleer alandaki işbirliği girişimleri, bu ekonomik ilişki zemininin üzerine inşa edilmekte ve karşılıklı güveni, kurumsal bilgi birikimine dönüştürmektedir.
Tedarik Zinciri Entegrasyonu: Teknoloji Transferinin Ötesinde Bir Meydan Okuma
Anlaşmanın içeriğini stratejik açıdan en özgün kılan unsurlardan biri, Türk sanayisinin küresel i-SMR tedarik zincirine entegrasyonuna yapılan vurgudur. Bu ifade, klasik teknoloji satın alma mantığından radikal biçimde ayrışmaktadır. Standart teknoloji transferi ilişkilerinde alıcı ülke, lisans bedeli öder, yerli firmalar bazı yan sanayi pozisyonlarında yer alır ve reaktörün çekirdeğindeki kritik bilgi ve bileşenler ihracatçı ülkede kalır. Tedarik zinciri entegrasyonu ise çok daha derin ve karmaşık bir ortaklık formülüne işaret etmektedir: Türk şirketleri, reaktör sistemlerinin tasarım ve üretim süreçlerine dahil olacak, uluslararası kalite güvencesi standartlarını karşılamak üzere kapasitelerini geliştirecek ve nihayetinde Türkiye dışındaki pazarlara yönelik ihracat bileşenlerini de üretebilecek yetkinliğe kavuşacaktır.
Bu perspektiften bakıldığında, söz konusu işbirliği Türkiye için salt bir enerji temin projesi olmaktan çıkmakta; ülkeyi katma değer zincirinde yukarıya taşıyacak bir sanayi politikası aracına dönüşmektedir. Akkuyu projesi aracılığıyla hâlihazırda yaklaşık 300 Türk mühendisin nükleer alanda yetiştiği ve nükleer enerjiye yönelik yan sanayi oluşumunun hızla geliştiği göz önünde bulundurulduğunda, i-SMR tedarik zincirine entegrasyonun bu birikimin üzerine katmanlanacağı görülmektedir. Doğru yönetildiği takdirde bu süreç, Türkiye'yi yalnızca nükleer enerji tüketicisi olmaktan çıkarıp bölgesel SMR projelerinde önemli bir sanayi ortağı konumuna taşıyabilecektir.
Ne var ki bu iyimser tablonun gerçekleşmesi pek çok zorlukla koşulludur. SMR teknolojisi henüz ticari olgunluğa erişmemiştir; dünya genelinde büyük çaplı ve ticari işletmede olan bir SMR tesisi fiilen yoktur. Örneğin Çin, 2025 yılı Aralık ayında dünyanın ilk ticari işletmeye alınan küçük modüler reaktörünü 2026'nın ilk yarısında faaliyete geçirmeyi planlamıştır. Batı cephesinde ise NuScale'in Oregon projesinin iptal edilmesi başta olmak üzere pek çok SMR projesinin ciddi gecikmeler yaşadığı bilinmektedir. Bu gerçeklik, i-SMR'ın 2028'e kadar tasarım onayı alması ve 2035'e kadar ticari işletmeye geçmesi öngörüsünün son derece iddialı bir zaman çizelgesine yaslandığını ortaya koymaktadır.
"Çok Vektörlü" Nükleer Dış Politika: Türkiye'nin Stratejik Konumlandırması
Türkiye'nin nükleer alandaki çeşitlendirme stratejisi, dış politikasının genel eğilimiyle tam bir örtüşme içindedir. Ankara, Akkuyu üzerinden Rusya ile kapsamlı nükleer bağlar kurmuşken KEPCO ve KHNP üzerinden Güney Kore ile işbirliğine gitmekte, potansiyel Sinop ve Trakya projeleri için ise farklı teknoloji sağlayıcılarıyla görüşmelerini sürdürmektedir. Bu yapı, bir dış politika ilkesi olarak çok vektörlülüğün enerji alanına taşınmasından başka bir şey değildir. Türkiye, herhangi bir tek tedarikçiye tam bağımlılıktan kaçınmak; bunun yerine birden fazla güç merkezi ile birden fazla ortaklık ilişkisi inşa etmek suretiyle stratejik özerkliğini korumayı amaçlamaktadır.
Güney Kore seçeneği bu çerçevede birkaç açıdan özellikle cazip görünmektedir. Her şeyden önce, Güney Kore'nin nükleer ihracat politikası; olgunlaşmış ve standartlaşmış reaktör teknolojisi (APR1400), rekabetçi fiyatlandırma ve zamanında teslim ile bütçe disiplini konusundaki güçlü sicile dayanan bir uluslararası güvenilirlik üzerine kuruludur. Bu özellikler, Rusya'nın Akkuyu projesinde sergilediği mali belirsizlik ve inşaat gecikmelerinin yarattığı hayal kırıklığıyla taban tabana zıt bir tablo oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra Güney Kore, Batılı lisans kısıtlamaları nedeniyle Türkiye gibi pazarlara çok daha yoğun biçimde ihtiyaç duymakta; bu da Ankara'nın müzakere masasındaki pazarlık gücünü tarihsel olarak alışılmadık biçimde artırmaktadır.
Öte yandan bu çeşitlendirme politikasının kendi iç gerilimleri de yadsınamaz. Akkuyu modeli, Türkiye'ye finanse etme ve inşa etme yükümlülüğü olmaksızın nükleer kapasite kazandırmaktadır; ancak bunun bedeli egemenlik kaybı ve yapısal bağımlılıktır. SMR ortaklıklarında ise tersine, Türkiye projeleri finanse etmek ve sanayi kapasitesini geliştirmek durumundadır; karşılığında teknoloji edinimi ve uzun vadeli sanayi fırsatları elde etmektedir. Bu iki model arasındaki gerilim, Ankara'nın gelecekteki enerji politikası tercihlerini derinden şekillendirecektir.
Bölgesel Boyut: Türkiye'nin "Yakın Coğrafya"sı İçin SMR Fırsatı
Anlaşma metninde dikkat çeken bir ifade, işbirliğinin yalnızca Türkiye'yi değil "bölgeyi" de kapsadığına yapılan atıftır. Bu vurgu, söz konusu ortaklığı salt bir ikili ilişkiler meselesi olmaktan çıkarmakta ve bölgesel bir enerji mimarisi kurma iddiası kazandırmaktadır. Türkiye'nin coğrafi konumu düşünüldüğünde bu iddia son derece anlamlıdır. Türkiye, Orta Doğu, Orta Asya ve Balkanlar üçgeninde elektrik altyapısı yetersiz, ancak enerji talebi hızla büyüyen pek çok ülkeyle sınır komşusu ya da yakın coğrafi ilişki içindedir. Türkiye, inşaat hâlindeki reaktörlerin kapasitesi itibarıyla 4.800 megavat ile dünyada üçüncü sıradadır ve bu konum ülkeye bölgesel bir nükleer merkez olarak konumlanma imkânı sunmaktadır.
Eğer Türkiye i-SMR tedarik zincirinde etkin bir sanayi ortağı hâline gelirse, yalnızca kendi iç pazarına değil komşu ülkelere de bu teknolojinin ihraç edilmesinde köprü rolü üstlenebilir. Bu senaryo gerçekleşirse Türkiye, salt bir enerji tüketicisi değil, nükleer teknoloji ekosisteminde hem üretici hem de bölgesel dağıtıcı rolüne yükselmektedir. Bu rol dönüşümünün jeopolitik değeri hesaplanması son derece güç, ancak son derece büyük bir stratejik kazanım anlamına gelecektir.
Riskler, Kısıtlar ve Gerçekçi Bir Değerlendirme
Tüm bu iyimser senaryoların yanında, analist bir gözle bazı yapısal kısıtları da tartışmak kaçınılmazdır. İlk ve en temel sorun, i-SMR teknolojisinin hâlâ geliştirme aşamasında olmasıdır. SMR pazarının karşılaştığı başlıca kısıtlamalar arasında yüksek başlangıç sermayesi gereksinimleri, uzun lisanslama ve düzenleyici onay süreçleri ile ticari ölçekte sınırlı işletme deneyimi sayılabilir; bunlara ek olarak nükleer atık yönetimi, kamu kabulü ve uzun vadeli yakıt teminine ilişkin kaygılar da pazar büyümesini sınırlandırabilecek faktörler arasındadır. Bu kısıtlar, olgun teknoloji ihraç eden ülkeler için bile ciddi bir sorun teşkil ederken, henüz reaktörünü ticari ölçekte kanıtlayamamış bir ortak için meydan okumalar çok daha büyüktür.
İkinci sorun, lisanslama ve düzenleyici altyapıdır. Güney Kore'nin i-SMR'ı 2028'e kadar standart tasarım onayını almayı hedeflemesi teknik düzlemde son derece iddialı bir program olup bu hedefe ne ölçüde ulaşılabileceği belirsizliğini korumaktadır. Türkiye'nin kendi nükleer düzenleyici çerçevesi de gelişme aşamasında olup yabancı tasarımlara kapsamlı lisans verme kapasitesi sınırlı kalmaktadır. Bu iki belirsizlik birbiriyle etkileşime girdiğinde, projede yaşanabilecek gecikmeler kaçınılmaz bir risk olarak öne çıkmaktadır.
Üçüncü ve belki de en derin sorun, finansman meselesidir. SMR teknolojisi bazı ilk maliyet avantajlarına sahip olsa da nükleer tesisler hâlâ muazzam boyutlarda sermaye yatırımı gerektiren projelerdir. Nükleer projelerin yüksek ilk yatırım maliyetleri ve ortalama yedi ila on yıl süren inşaat süreleri önemli zorluklar oluşturmaktadır. Türkiye'nin bugün izlediği yüksek enflasyon ve döviz kuru oynaklığı ile karakterize edilen makroekonomik koşullar, uzun vadeli nükleer yatırımların finansmanını son derece güçleştirmektedir.
Sonuç Yerine: Atomun Jeopolitiğinde Türkiye'nin Yeni Konumu
i-SMRDA ile Nuclean arasındaki anlaşma, büyük resmin yalnızca bir karesidir; ancak bu kare, Türkiye'nin nükleer geleceğine ve uluslararası konumlanmasına dair son derece anlamlı ipuçları barındırmaktadır. Söz konusu anlaşma, en az üç katmanda okunabilir: Birinci katmanda, enerji güvenliği ve çeşitlendirme arayışında olan bir Türkiye'nin somutlaşan bir adımıdır. İkinci katmanda, küresel nükleer piyasada yeniden konumlanmak isteyen Güney Kore'nin Batı dışı ortaklarla ittifak kurma stratejisinin bir ürünüdür. Üçüncü ve en derin katmanda ise SMR teknolojisinin enerji diplomasisi ve güç politikasındaki artan ağırlığının sistemik bir yansımasıdır.
Enerji Bakanı Bayraktar'ın da vurguladığı üzere, dünyada Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi'nde ortaya konmuş olan 2050'de nükleer kapasiteyi üç katına çıkarma hedefi, bir yandan Akkuyu gibi büyük santrallere diğer yandan küçük modüler reaktörlere ihtiyaç doğurmaktadır. Bu hedef çerçevesinde Türkiye hem büyük hem de küçük reaktörleri kapsayan karma bir portföy inşa ederken çok sayıda uluslararası ortakla eş zamanlı ilişkiler sürdürmektedir.
Başarı bu süreçte yalnızca doğru teknolojiyi seçmekle değil; seçilen teknolojiyi doğru kurumsal kapasite, yeterli finansman ve tutarlı düzenleyici çerçeveyle desteklemekle de şekillenecektir. Reaktör inşası enerji güvenliğini kendiliğinden çözmez; kritik olan, reaktörle birlikte inşa edilen bilgi, kapasite ve egemenlik zemininin kalitesidir. Türkiye bu sınavdan yalnızca elektrik üreterek değil; kendi yerli sanayi ve insan sermayesiyle bu teknolojiyi özümseyip ihraç edebilir konuma geldiğinde başarıyla çıkmış sayılacaktır. Atomun jeopolitiği, güç üretiminin çok ötesinde bir zihinsel ve kurumsal dönüşümü zorunlu kılmaktadır.