Bir Vizyon mu, Hayal mi? Suriye'nin 'Dört Deniz' Koridoru Projesinin Gerçekçiliği Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme
Resmi adıyla 'Dört Deniz-Dokuz Koridor' girişimi, Körfez, Akdeniz, Hazar ve Karadeniz'i birbirine bağlayan entegre bir ulaşım ve enerji ağı öngörmektedir. Cumhurbaşkanı Şara projeyi ilk kez kamuoyu önünde 17 Nisan 2026'daki Antalya Diplomasi Forumu'nda sunmuş, ardından 24 Nisan'da Kıbrıs'ta AB liderleriyle gerçekleştirilen gayri resmî zirvede 'Dört Deniz-Dokuz Koridor' başlığıyla sistematize etmiştir.
Tarihsel Arka Plan ve Projenin Anatomisi
Suriye'nin bir kara köprüsü olarak oynadığı rol, coğrafi konumunun kaçınılmaz bir sonucudur. Kuzeyden Türkiye, güneyden Ürdün ve Suudi Arabistan, doğudan Irak, batıdan ise Lübnan ve Akdeniz ile çevrelenen Suriye, tarihsel süreç boyunca Levant ticaretinin kalbi konumunda olmuştur. Bu kadim gerçeği modern bir jeo-ekonomik vizyona dönüştürme fikri aslında 2000'li yıllara uzanmaktadır. Beşar Esad döneminde, 2009 yılı itibarıyla Türk-Suriye ilişkilerinin altın çağında Türkiye önce 'Beş Deniz Stratejisi' adıyla benzer bir konsepti gündeme taşımış; Esad ise 'Akdeniz, Körfez, Hazar ve Karadeniz'i birleştirdiğimizde tüm dünyanın kaçınılmaz kavşağı olacağız' söylemiyle bu vizyonu sahiplenmişti. 2011'de patlak veren iç savaş, bu girişimleri on yılı aşkın bir süre için rafa kaldırmış ve Suriye'yi dünya ticaretinin değil insanlık krizinin sembolü haline getirmiştir.
Aralık 2024'te Beşar Esad rejiminin çöküşü ve Hayat Tahrir el-Şam öncülüğündeki muhalif güçlerin Şam'a girişiyle birlikte Suriye tarihinin en kritik geçiş dönemlerinden biri başlamıştır. Ahmed eş-Şara'nın geçiş dönemi cumhurbaşkanı sıfatıyla iktidara gelmesi ve hemen akabinde ilan ettiği 'sıfır sorun' dış politikası çerçevesinde yeni Suriye yönetimi, ülkenin uluslararası izolasyonunu kırmak ve ekonomiyi yeniden yapılandırmak amacıyla iddialı açılımlara girişmiştir. Bu açılımların en dikkat çekeni, Nisan 2026 itibarıyla Türkiye ile ortaklaşa canlandırılan 'Dört Deniz' vizyonudur.
Resmi adıyla 'Dört Deniz-Dokuz Koridor' girişimi, Körfez, Akdeniz, Hazar ve Karadeniz'i birbirine bağlayan entegre bir ulaşım ve enerji ağı öngörmektedir. Cumhurbaşkanı Şara projeyi ilk kez kamuoyu önünde 17 Nisan 2026'daki Antalya Diplomasi Forumu'nda sunmuş, ardından 24 Nisan'da Kıbrıs'ta AB liderleriyle gerçekleştirilen gayri resmî zirvede 'Dört Deniz-Dokuz Koridor' başlığıyla sistematize etmiştir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Suriyeli mevkidaşı Esad Hasan Şeybani'nin Nisan 2026'da Ankara'da imzaladıkları mutabakat ise projeyi ikili stratejik ortaklığın somut bir çıktısına dönüştürmüştür. Bu adım, on beş yıllık düşmanlığın ardından Türkiye-Suriye ilişkilerinin olağanüstü bir hızla normalleştiğine işaret etmektedir.
Hürmüz'den Sonra: Projeyi Besleyen Küresel Konjonktür
Dört Deniz projesinin yeniden hayat bulmasını sıradan bir diplomatik koreografiye indirgemek doğru olmaz. Bu vizyonun arkasında, 2025-2026 döneminde peş peşe yaşanan üç büyük küresel sarsıntının yarattığı yapısal bir ihtiyaç yatmaktadır. Bunların ilki, ABD-İsrail'in Şubat 2026'da İran nükleer tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırılar sonucunda Hürmüz Boğazı'nın fiilen kapanmasıdır. UNCTAD'ın Nisan 2026 tarihli acil değerlendirme raporuna göre Boğaz'ın kapanması küresel ticaret büyümesini 2025'teki yüzde 4,7'lik düzeyden 2026 için beklenen yüzde 1,5-2,5 bandına çekmiş; günlük 20 milyon varili aşkın petrol akışı bloke edilmiştir. IEA verilerine göre bu rakam dünya ham petrol ticaretinin yaklaşık beşte birine karşılık gelmektedir. Uluslararası Ekonomi Enstitüsü'nün (Kiel Institute) Mart 2026 tarihli raporunda ortaya koyulduğu üzere, Boğaz'ın her ek kapalı kalma haftası gelişmekte olan ekonomileri önemli miktarda geri dönüşü olmayan gelir kaybına sürüklemektedir.
İkinci sarsıntı, Husi saldırıları nedeniyle yıllardır istikrarsız seyreden Kızıldeniz güzergâhının bu kez daha da içinden çıkılmaz bir hâle gelmesidir. Süveyş Kanalı'nın kapasitesi kriz öncesi düzeyin yüzde 49'una kadar gerilemiş; Maersk, CMA CGM ve Hapag-Lloyd gibi dev nakliye şirketleri Hürmüz geçişlerini askıya almak zorunda kalmıştır. Modern tarihte ilk kez iki kritik deniz boğazı eş zamanlı olarak ticari açıdan fiilen kapanmıştır. Üçüncü ve önceki iki krizin habercisi olan sarsıntı ise 2023'ten bu yana Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru'nun (IMEC) uygulanmasının önündeki siyasi ve güvenlik engellerinin aşılamamasıdır; İsrail-Hamas savaşı ve ardından gelen İsrail-İran gerilimi IMEC'i fiilen askıya almıştır. Tüm bu gelişmeler bir araya geldiğinde, kara tabanlı alternatif güzergâhlara olan talep dramatik biçimde artmış ve Suriye gibi stratejik konumda bir geçiş devleti için daha önce görülmemiş bir tarihsel fırsat penceresi açılmıştır.
Bu konjonktürel çerçeveye ABD faktörünü de eklemek gerekmektedir. Suudi sermayeli Al-Majalla dergisinin elde ettiği bir belgeye atıfla aktarıldığına göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Körfez ve Irak petrol sahalarını Akdeniz limanlarına ve oradan Avrupa'ya bağlayan geniş bir boru hattı ağının yeniden canlandırılmasına yönelik kapsamlı bir planı kamuoyuna sunmuştur. Bu bağlamda Kerkük-Banyas petrol boru hattının yeniden işletmeye alınması, yaklaşık 4,5 milyar dolarlık bir yatırımla 36 ayda tamamlanabilir olduğu öngörülmektedir; Suriye'nin bu hattan elde edebileceği yıllık geçiş gelirinin ise 200 milyon dolar civarında olacağı tahmin edilmektedir. Mayıs 2025'te Trump ile Şara'nın Riyad'da birebir buluşmasının ardından ABD yaptırımlarının kısmen kaldırılması, Washington'ın Şam üzerindeki büyük güç rekabetinde Türkiye'nin hamlesine -en azından diplomatik düzeyde- eşlik etmeye istekli olduğunu göstermektedir.
Projenin Altyapı Bileşenleri ve Finansman Sorunsalı
Dört Deniz vizyonu, iddialı olmakla birlikte somut altyapı projelerine dayanan bir içeriğe sahiptir. Mevcut ve önerilen bileşenler incelendiğinde üç ana eksen öne çıkmaktadır: enerji boru hatları, demiryolu-karayolu ağları ve liman bağlantıları. Enerji bileşeni açısından en kritik proje, 1950'lerde inşa edilen ve iç savaş öncesinde de yalnızca kısmen işler hâlde olan Kerkük-Banyas petrol boru hattının rehabilitasyonudur. Irak'ın ham petrolünü Akdeniz kıyısına taşıması öngörülen bu hat, eğer hayata geçirilirse hem Irak'a hem de Suriye'ye önemli transit gelir sağlayacak ve Körfez petrolünün Avrupa'ya ulaşmasında Hürmüz bağımlılığını azaltacaktır. Buna paralel olarak Mısır'dan Suriye üzerinden Türkiye'ye uzanan Arap Gaz Boru Hattı'nın genişletilmesi ve Katar gazının Ürdün-Suriye güzergâhıyla Türkiye'ye, oradan da Avrupa'ya ulaştırılmasını öngören Katar-Türkiye gaz güzergâhı da gündemdedir. Ağustos 2025'te işletmeye alınan Azerbaycan-Kilis-Halep gaz hattı ise mevcut altyapının genişleme potansiyelini somutlaştıran ilk adım niteliğini taşımaktadır.
Karayolu ve demiryolu bileşeni bakımından Türkiye-Suriye-Ürdün üçlüsünün Nisan 2026'da imzaladığı mutabakat muhtırası, Körfez'i Avrupa'ya bağlayan demiryolu koridorunu canlandırma iradesini ortaya koymuştur. Uzmanların aktardığı bilgilere göre söz konusu koridor, Akabe Limanı'na ulaşan malların demiryoluyla kuzeye, Türkiye limanlarından gelen kargoların güneye sevk edilmesini mümkün kılacak bir kara-deniz köprüsü işlevini üstlenecektir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Levant'ı Arabistan Yarımadası'na bağlayan efsanevi Hicaz Demiryolu güzergâhının modernize edilmesi şeklinde de okunabilecek bu proje, on yılı aşkın aradan sonra ilk kez güzergâh üzerindeki ülkelerin uzlaşmasını yansıtmaktadır. Gulf News'ün haberine göre Türkiye-Suriye karayolu taşımacılık anlaşması Haziran 2025'te İstanbul'da imzalanmış; Türkiye-Suriye arasındaki ticaret hacminin 2025'in ilk yedi ayında 1,9 milyar dolara ulaştığı açıklanmıştır.
Ne var ki projenin finansman sorunsalı, teknik tasarım kadar değil belki daha çok belirleyici niteliktedir. Suriyeli ekonomist Ziyad Arbaş güzergâhların inşası ve iyileştirilmesinin maliyetinin en az 10-15 milyar doları aşacağını öngörürken, el-Kadi gibi daha iyimser kesimler 4+1 kapsamındaki projelerin toplam maliyetinin 50 milyar doların altında kalacağını ileri sürmektedir. Karşılaştırmalı bir bağlam sunmak gerekirse Dünya Bankası'nın Ekim 2025 tarihli raporuna göre yalnızca Suriye'nin genel yeniden yapılanma maliyeti 216 milyar doların üzerindedir; bu rakamın tüm ekonomik sektörleri kapsamadığı ve gerçek maliyetin muhtemelen bunun da üstünde olduğu belirtilmektedir. Böyle bir tabloda Körfez ülkelerinin 2025 yılında Suriye'ye yönelik taahhüt ettiği 28 milyar dolarlık yatırım olumlu bir başlangıç olmakla birlikte, ulaşım koridoru altyapısı için gereken özel finansmanın yanında oldukça sınırlı kalmaktadır. Suriyeli ekonomist Salman el-Hakim'in vurguladığı üzere bu ölçekteki bir projeyi hiçbir devlet tek başına finanse edemez; karmaşık çok taraflı finansman mekanizmalarına ve uluslararası kalkınma bankalarının müdahiline ihtiyaç duyulmaktadır.
Güvenlik, Yönetişim ve İç Kırılganlıklar
Finansman meselesinin ötesinde projenin karşılaştığı yapısal engellerin belki de en kritik olanı, Suriye'nin iç güvenlik ve yönetişim sorunlarıdır. BTI 2026 ülke raporuna göre Suriye nüfusunun yüzde 90'ından fazlası hâlâ yoksulluk sınırının altında yaşamakta; Türkiye destekli Suriye Millî Ordusu ile Kürt liderliğindeki güçler arasındaki çatışmalar ve IŞİD'in bölgedeki varlığı ciddi güvenlik açıkları doğurmaya devam etmektedir. Ocak 2026'da SDF-hükümet anlaşması çerçevesinde bazı SDF unsurlarının özel tugaylara entegrasyonuna başlanmış olsa da kuzeydoğu Suriye'deki güvenlik ve yönetişim düzenlemeleri hâlâ tartışmalıdır. BM Suriye Özel Temsilcisi Najat Rochdi'nin Kasım 2025'te BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu brifinge göre Suriye'de durum 'son derece ciddi' olmayı sürdürmekte, 16,5 milyon Suriyeli insani yardıma muhtaç olmakta ve bu rakam nüfusun yaklaşık yüzde 70'ine karşılık gelmektedir. IOM'ın Haziran 2025 Geri Dönüş Toplulukları Endeksi ise geri dönen Suriyelilerin yüzde 77'sinin geçim kaynağı sorunu yaşadığını ortaya koymuştur.
Kurumsal kapasite açığı, altyapı inşasının önündeki ikinci kritik engeldir. 13 yıllık iç savaş boyunca Suriye'nin mühendislik ve teknik kadrosu ağır biçimde tahrip edilmiştir; Suriyeli petrol mühendisi Gassan el-Rai'nin de dikkat çektiği üzere nitelikli işgücü sıkıntısı, boru hattı ve demiryolu projelerinin hayata geçirilmesini ciddi biçimde kısıtlayan bir değişken olmaya devam etmektedir. Carnegie Endowment for International Peace'in Şubat 2026 tarihli analizine göre Suriyeli işletmelerin 2024 başında yurt dışında 100 milyar doları aşan servete sahip olmasına karşın, güvenlik belirsizliği ve ekonomi politikasındaki netlik eksikliği nedeniyle bu sermayenin yurda dönüşü son derece sınırlı kalmıştır. Uluslararası Kriz Örgütü'nün (ICG) analizleri de Temmuz 2025'te Süveyda'da yaşanan silahlı çatışma ve ardından gerçekleşen 160 binden fazla kişilik toplu yerinden edilme gibi olayların, hem Suriye yönetiminin altyapı yatırımlarını koruma kapasitesi konusundaki ciddi soru işaretlerini hem de projenin uygulanabilirliği açısından somut riskleri gözler önüne serdiğine dikkat çekmektedir.
Bu bağlamda Transit Güzergâh Paradoksu olarak tanımlanabilecek yapısal bir sorun, projenin en zayıf halkasını teşkil etmektedir: Potansiyel yatırımcılar ve transit ticaret için güven, inşaatın başlamasını gerektirir; ancak inşaatın başlaması için önce güvene ihtiyaç duyulmaktadır. Döngüsel nitelikteki bu tuzaktan çıkış yolunun güçlüğünü, Enerji Koridorlarında Güvenliğin Sağlanması başlıklı akademik literatür defalarca belgelemiştir. Bir ulaşım ve enerji koridorunun sürdürülebilir olabilmesi için güzergâh boyunca tutarlı güvenlik koşullarına, öngörülebilir bir hukuki çerçeveye ve toprak bütünlüğü ile yönetişim kapasitesinin garanti altına alınmasına ihtiyaç vardır. Suriye'nin bu ölçütleri karşılayabilmesi ise en iyimser senaryo itibarıyla bile birkaç yıl alacaktır.
Bölgesel Jeopolitik Karmaşıklık: IMEC, Irak Faktörü ve Rakip Girişimler
Dört Deniz projesinin gerçekçiliği değerlendirilirken salt Suriye'nin iç dinamikleriyle sınırlı kalmak analitik açıdan yetersiz kalır; projeyi çevreleyen bölgesel jeopolitik ortamın da sistematik biçimde ele alınması gerekmektedir. Bu ortamda Türkiye boyutu özellikle dikkat çekicidir. Türkiye'nin Suriye üzerinden bir ulaşım koridoru vizyonunu canlandırmasının ardında yalnızca bölgesel bir iyilikseverlik değil, 2023'te duyurulan IMEC'e tepkisel bir stratejik hamle yatmaktadır. IMEC güzergâhı Hindistan'ı Suudi Arabistan, BAE ve İsrail üzerinden Yunanistan ve ardından Avrupa'ya bağlamakta; Türkiye'yi büyük ölçüde devre dışı bırakmaktadır. INSS'nin analizinde de isabetle vurgulandığı gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın daha proje duyurulur duyurulmaz 'Türkiye'siz koridor olmaz' ifadesini kullanması ve 'en uygun doğu-batı güzergâhının Türkiye üzerinden geçtiğini' vurgulaması, Ankara'nın bu yarışta yüksek bahislerle oynamakta olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Bu stratejik arka plana Irak'ı bağlayan Kalkınma Yolu projesini eklemek gerekir. Nisan 2024'te Türkiye, Irak, Katar ve BAE arasında imzalanan dörtlü mutabakat ile Basra Körfezi'ni Türkiye sınırına bağlamayı öngören yaklaşık 1200 km'lik demiryolu ve karayolu güzergâhı Dört Deniz vizyonunu tamamlayan bir halka olarak kurgulanmaktadır. Bu iki proje birlikte düşünüldüğünde Türkiye, IMEC'in atladığı Körfez-Türkiye-Avrupa eksenini hem Irak (Kalkınma Yolu) hem de Suriye (Dört Deniz) üzerinden çift hatlı bir stratejiye dönüştürme gayreti içindedir. Ne var ki Foundation for Defense of Democracies'in Mayıs 2026 tarihli analizinin altını çizdiği üzere, Türkiye'nin bu alternatifleri ABD Kongresi'nin yasama desteğine sahip (Eastern Mediterranean Gateway Act) ve küresel sermaye tarafından desteklenen IMEC ile rekabet etmesi son derece güçtür.
Projenin bölgesel jeopolitik boyutunda İsrail meselesini de göz ardı etmek mümkün değildir. Şara'nın İsrail ile bir tür güvenlik anlaşmasına açık olduğunu ancak müzakerelerin İsrail'in Suriye topraklarında üs bulundurma ısrarı nedeniyle zorlandığını belirtmesi, Dört Deniz koridorunun geçmesi gereken siyasi engelleri gözler önüne sermektedir. IMEC'te Hayfa Limanı üzerinden İsrail'in merkezi bir rol üstlendiği hatırlanırsa, Suriye güzergâhının İsrail'i içermemesi hem bir avantaj (bölgesel gerilim dönemlerinde koridor güzergâhı kısalır) hem de bir kısıtlılık (Akdeniz erişiminde İsrail üzerinden sağlanan çoğulluğu yakalamak güçleşir) anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra Rusya, Azerbaycan ve Cezayir'in Avrupa'ya yönelik gaz ihracından kaynaklanan güçlü enerji rekabeti, önerilen Suriye güzergâhlı gaz boru hatlarının pazar bulmakta ne ölçüde güçlük çekeceğini somutlaştırmaktadır.
Gerçekçilik Skalası: Hangi Senaryo Olası?
Tüm bu değerlendirmeler ışığında Dört Deniz projesinin gerçekçiliğini tek boyutlu bir evet-hayır sorusuyla cevaplamanın doğru olmadığı açıktır. Analitik açıdan daha sağlıklı bir yaklaşım, projeyi kısa, orta ve uzun vadeli senaryolar çerçevesinde değerlendirmektir.
Kısa vadeli perspektiften (2026-2028) bakıldığında en gerçekçi adımlar sınır geçişlerinin yeniden açılması, karayolu taşımacılığının normalleşmesi ve bölgesel altyapı fizibilite çalışmalarının tamamlanmasıdır. Nitekim Türkiye-Suriye karayolu anlaşmasının 2025'te imzalanması ve güzergâhın 2026'da operasyonel hâle getirilmesi öngörüsü bu iyimserliği kısmen meşrulaştırmaktadır. Azerbaycan-Kilis-Halep gaz hattının Ağustos 2025'teki işletmeye alınışı da sınırlı ama somut bir öncü niteliği taşımaktadır. Bununla birlikte büyük ölçekli boru hattı projeleri ve demiryolu yatırımları bu dönem için gerçekçi hedefler değildir.
Orta vadeli perspektiften (2028-2033) bakıldığında projenin ilerleyebilmesi için birkaç kritik koşulun eş zamanlı gerçekleşmesi gerekmektedir: Suriye'de siyasi geçiş sürecinin görece tamamlanması ve kurumsal kapasitenin yeterli bir eşiğe ulaşması; uluslararası finansmanın organize edilmesi ve kalkınma bankalarının devreye girmesi; Hürmüz'ün yeniden açılmasından sonra bile artan enerji yolu çeşitlendirme talebinin sürmesi. Bu koşulların tamamının karşılanması hâlinde bile en optimist senaryo, Kerkük-Banyas hattının kısmen rehabilite edilmesi ve bazı demiryolu bağlantılarının faaliyete geçmesidir. Dünya Bankası'nın Suriye'nin yeniden yapılanmasına ilişkin tahminleri hatırlandığında -216 milyar dolar temel maliyet ve bunun yalnızca bir parçasını oluşturan ulaşım altyapısı- bu sürenin bile son derece iyimser olduğu görülmektedir.
Uzun vadeli perspektiften (2033 ve ötesi) değerlendirildiğinde ise projenin tam kapasiteyle hayata geçirilmesi, UNDP'nin öngörüsüne göre Suriye ekonomisinin gerçek anlamda toparlanabileceği süreyle örtüşmektedir: en az bir on yıl. Bu vadede bile başarı, yalnızca teknik ve finansal değil, siyasi bir mesele olmayı sürdürecektir; zira bölgesel güçlerin rekabeti, ABD-Türkiye-Körfez üçgenindeki çıkar uyumu ve İsrail-Suriye ilişkilerinin seyri, koridorun fiilî çıktısını belirleyecek değişkenler arasındadır.
Sonuç: Yapısal Fırsat ile Yapısal Sınırlılıkların Geriliminde bir Proje
Dört Deniz-Dokuz Koridor vizyonunu ütopik bir fantezi olarak reddetmek ne ölçüde analitik bir hata ise, onu kısa vadede hayata geçirilecek hazır bir proje olarak sunmak da o ölçüde yanıltıcıdır. Projenin, küresel enerji lojistiğinin dönüşümüne denk düşen gerçek bir yapısal fırsat penceresinde ortaya çıktığı inkâr edilemez. Hürmüz Boğazı'nın fiilen kapanması, Kızıldeniz'deki kronik istikrarsızlık ve IMEC'in siyasi takıntıları gerçek anlamda bir kara koridoru talebini beslemektedir; Suriye'nin coğrafi konumu ise bu talebe yanıt verme kapasitesi açısından eşsizdir. Dört Deniz projesi bu pencereyi yakalamak için zamanlanmış stratejik bir ilan niteliği taşımaktadır ve bu nedenle ciddiye alınmayı hak etmektedir.
Ne var ki projenin karşısındaki yapısal sınırlılıklar da en az fırsatlar kadar gerçektir. Dünya Bankası'nın 216 milyar dolarlık yeniden yapılanma tahmininin gölgesinde, nüfusun yüzde 90'ı yoksulluk sınırının altında yaşayan ve güvenlik kontrolünü tam olarak tesis edememiş bir geçiş hükümeti tarafından yönetilen Suriye'nin, on milyarlarca dolarlık altyapı yatırımı çeken güvenilir bir transit devlet olabilmesi için öncelikle temel kurumsal kapasitesini yeniden inşa etmesi gerekmektedir. Bu, olası olmayan değil; ancak zaman alan ve kırılgan bir süreçtir. Türkiye'nin hamisi konumundaki varlığı bir güvence sağlıyor gibi görünse de Türkiye'nin bölgedeki kendi çıkar çatışmalarını ve Kürt meselesindeki tavizsiz tutumunu projenin doğrusal ilerleyişinin önünde ciddi bir değişken olarak görmek gerekmektedir.
Sonuç olarak Dört Deniz projesi, doğru yönetildiğinde Suriye'nin on yılı aşkın izolasyon ve yıkımın ardından uluslararası ekonomik sisteme yeniden entegrasyonunun mihenk taşı olabilir. Bu vizyon, Suriye'nin kendi içinde çözemeyeceği ama bölgesel ve küresel güçlerin desteğiyle kısmen hayata geçirebileceği melez bir jeopolitik-jeoekonomik proje olarak tanımlanmalıdır. Gerçekçilik sorusu tek başına 'evet' ya da 'hayır' değil, 'hangi koşullarla', 'hangi zamanda' ve 'kimin desteğiyle' biçiminde sorulmalıdır. Bu soruların cevabı ise henüz yazılmakta olan Suriye geçiş tarihi içinde şekillenecektir.