Suriye Ateşkesi Aldatmacası
Esat sonrası Suriye’ye 24 saatte sahip olan şu anki hükümet İsrail/ABD güdümünde midir? EVET. IŞİD’e karşı kullanılan başka bir kukla YPG/PKK/SDG İsrail/ABD güdümünde midir? Cevap yine EVET. Öyleyse tasmaları/ipleri AYNI KUKLACININ elinde olan kuklalar ‘’KUKLACININ isteği dışında’’ hareket edebilirler mi? HAYIR.
2’nci Dünya savaşından sonra egemen güçler bizzat kendilerinin çatışma ortamına girdikleri Vietnam, Afganistan gibi müdahalelerden çıkardıkları dersler sonucu dünya siyasetini ve ekonomik çıkarlarını şekillendirmek/güvence altına almak ve kazanımlarını artırmak için finansal destek, silah ve eğitim vererek kendilerine bağımlı hale getirerek vekalet verdikleri piyonlar, kuklalar kullanmaya basmışlardır. Böylece egemen güçler, daha az zarar görecekleri, yüzlerine vurulacak gerçeklerden ve bunların Uluslararası Hukuki sonuçlarından kaçınabilmek için reddedebilecekleri bir alan yaratmışlardır.
Uluslararası ilişkilerde hiçbir politika tesadüfen izlenmez. Büyük güç olan her devletin kendi çıkarlarını doğrultusunda politikaları belirleyen, bilimi esas alan kurulları ve bu politikaları izlettirecek güçlü istihbarat yapıları vardır. Bir günden diğerine bu politikalar değişmez, ancak iktidarların bu amaçlara ulaşmak için kullanacakları yollar farklılaşabilir. Bu kapsamda vekalet savaşı yaptırılan kuklalara, tasmaları/ipleri hangi kuklacının elindeyse onların stratejisine göre pozisyon aldırılır. Dış politikada eksenli hiç bir olay, protesto, eylem (terör eylemleri dahil) hayatın olağan akışına göre ortaya çıkmaz ve hayatın olağan akışına göre ortadan kalkmaz.
Ara not: ‘’Bir olayın müsebbiplerini ortaya çıkarmak istiyorsanız o olaydan kimin/kimlerin fayda/çıkar sağladığını çok iyi analiz edip belirlemek gerekir. Kim/kimler fayda/çıkar sağlamışsa FAİL odur’’.
İç politika, dış politika ile ilintili olsa dahi, yazmaktan imtina ettiğim bir alandır. Dünya üzerinde vuku bulan olayları uluslararası ilişkiler yönünden ve dış politika açısından ayrıca uzmanlığımı gerektiren konularda da yapılması gerekenleri sıralayıp değerlendirmeyi tercih ederim. Ancak bu yazıda Türkiye’nin bekası için bazı odakları açıkça göstermek zorunluluğu hasıl olmuştur.
Yazıma bu giriş bilgisini verdikten sonra okurlarımızın çevremizde olan bitenleri daha iyi anlayabilmesi için bizi ve devlet organlarımız ile Türk kamuoyunu yakından ilgilendiren olaylar manzumesine dikkat çekmek için bir kaç soru sorup cevaplamak istiyorum; Esat sonrası Suriye’ye 24 saatte sahip olan şu anki hükümet İsrail/ABD güdümünde midir? EVET. IŞİD’e karşı kullanılan başka bir kukla YPG/PKK/SDG İsrail/ABD güdümünde midir? Cevap yine EVET. Öyleyse tasmaları/ipleri AYNI KUKLACININ elinde olan kuklalar ‘’KUKLACININ isteği dışında’’ hareket edebilirler mi? HAYIR.
Türkiye’mize milyonlarca geçici sığınmacı akınına yol açıp demografik yapımızı bozan Irak’tan sonraki son örnek Suriye’de geçen bir ay içerisinden bu güne kadar gerçekleşen olayları kısa bir kronolojik sıra ile hatırlayalım.
10 Mart 2024 Mutabakatı gereği ABD’nin donattığı ve eğittiği Suriye’de bulunan SDG’nin 2025 sonunda Suriye ordusuna entegre olması gerekiyordu. Zaman tükendi ancak bu mutabakatın gereği yapılmadı, hatta SDG, ‘’BÜTÜNLÜĞÜNÜN BOZULMAMASI’’ için farklı taleplerde bulundu. Böylece Aralık ayı ve Muhtıranın miadı dolarken SDG ile Suriye ordusu (ki ortada böyle bir düzenli ordu bulunmamakta, ordu dedikleri yapının insan kaynağını tamamen HTŞ oluşturmaktadır) gerilim artarak devam etti ve sonunda SÖZDE bir çatışma çıkarılarak (olan yine masum sivillere olmuştur) bölgedeki sivil halk bu çatışmalardan kaçarak Doğu istikametine doğru sürülmüştür. Şimdi okuyucularda bu SÖZDE çatışma terimini kullandığım için orada ölen insanları yok saydığı falan yorumları yapılacaktır ama bunlar Amerikalıların deyimi ile ‘’Collateral Damage’’ yani ikincil hasar olarak değerlendirilir ve asıl amaca gidilirken verilecek kurbanlar olduğunu kabul ederler.
Tiyatronun sonunda ise Ocak 2026 ortalarında SDG Fırat’ın Doğusuna çekileceğini ilan etmiş, Suriye ordusu da bu çekilme sağlanırken SDG’lilere saldırmayacaklarını, mermi sıkmayacaklarını açıklamıştır. Bu iç çatışmanın en gözde yerinin Halep olması iki açıdan manidardır. Birincisi HTŞ’nin Şam’ı düşürüp girebilmesi Halep’in düşmesine bağlıydı ve öyle oldu. Yani Şam’a dolayısıyla Suriye’ye hâkim olmak istiyorsan Halep senin olmalıdır. Bunu bir çok nedeni vardır örneğin Suriye’deki tüm ticaret ve ikmal yolları iki şehirde düğümlenir, biri Halep öteki Şam’dır. Diğer bir nedeni ise Halep’in kadim bir TÜRK şehri olmasıdır. Geçmişi 8’inci yy dayanan Selçuklu ve Memluk (Memluklerin kurucuları zamanında esir edilen Kıpçak Türkleridir) tarzı Halep Ulu Camiden, Mimar Sinan’ın Eseri Hüsrev Paşa Külliyesine kadar TÜRK tarihi dokusu taşıyan bir şehir olmasıdır. Mesajın kime verildiği aslında açıktır ve konu müzakere edilmelidir noktasına taşınmak istenmektedir.
Suriye’de bunlar yaşanırken İran’da da bir takım gelişmeler olmuş özgürlük isteyen İran halkı baskıcı, yasakçı, otoriter molla rejime karşı ayaklanarak protestolara başlamıştır. Protestoların başlamasından önce kimi kaynaklara göre Suriye hapishanelerinde bulunan selefi IŞİD militanları özgürlükleri karşılığında, kimi kaynaklara göre İran PKK’sı PJAK’a destek sağlamak üzere PKK militanları Irak üzerinden İran’a savaşmaları için gönderilmiştir. Olaylarda İran’ın resmî açıklamalarına göre üç bin kişinin üzerinde can kaybı on binlerce de tutuklanan olmuştur. Resmi rakamlara göre dahi olayların boyutunun ne kadar büyük olduğu anlaşılabilmektedir.
Suriye ve İran’da vuku bulan olaylarla EŞ ZAMANLI olarak Türkiye’de de bazı oyunlar sahnelenmeye başlamıştır. Özellikle ‘’BAĞIMSIZ’’ medyanın ve Türkiye Partisi olma yönünde tam ters istikamette hızla yol alan DEM partisinin Gazi Meclisin kürsüsünden ağızlarından salyalar saçarak Suriye’de bir Kürt katliamını ısrarla dillendirmesiyle, sanki Suriye yönetiminin Kürtlere karşı bir etnik temizliğe başladığı topluma enjekte edilmiş, bunun sonuncunda Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerinde bölücü terör örgütü menşeli protesto yürüyüşleri düzenlenmiştir. Bu arada milliyetçi geçinen tayfa ise bölücü pankartların ve sloganların atıldığı bu protestolara gözlerini kapatıp yayınevi ve konferans baskınları düzenlemeye başlamıştır. Bu ‘’cambaza bak’’ oyunu ise maalesef tutmuş Türk Halkı çevremizde olan biten yangını ve Türkiye’ye karşı yansımalarını yüzeysel olarak görüp sorgulama yapması engellenmiştir.
Bölücü terör örgütünün siyasi uzantısının amacı; Suriye’deki sivil ölümleri insani olarak reddedip dikkat çekmek gibi görünse de, belediye otobüsüne molotof kokteyli atarak genç bir kızımızı diri diri yakanları, köy basıp Kürt dedikleri vatandaşlarımızı çoluk çocuk, yaşlı, kandın hatta kundaktaki bebek ayırt etmeden katletmelerine neden bu güne kadar hiç ses çıkarmamıştır? Aslında bölücü terörün siyasi uzantısının amacı; DEVLET yanlısı olan ve özellikle doğurganlık hızı yüksek olan Kürtlerin genç nüfusunun “Kürt milliyetçiliği” etrafında konsolide etmek istemesidir. Etnik milliyetçilik etrafında toplanılması için o uğurda KAHRAMANLAR yaratmak gerektiğini zamanında CIA’den aldıkları algı yönetimi, propaganda ve toplum mühendisliği derslerinin bir sonucu olarak bilmektedirler. Ancak TSK’nin destansı mücadelesi sayesinde Türkiye topraklarında etkisizleştirilen bölücü terör örgütü, oyun kurucuların konjonktürü değiştirmesi sebebiyle Türkiye topraklarından çekilip hayal ettikleri devletin Suriye parçasını öncelikle oluşturmak maksadıyla Suriye’ye gönderilmiştir. Dolayısıyla Türkiye içinde kahraman çıkarmak olası değildir, öyleyse Suriye’deki mücadeleden kahramanlar çıkararak etnik milliyetçiliği her daim diri tutmak lazımdır. Türkiye’de organize edilen protestolar bunun sonucudur. Bunun yanında bu KAHRAMAN eksikliğini ‘’Suça Sürüklenen Çocuklar’’ vasıtasıyla ikame etmeye çalışmaktadır. Bu sonuca varmamdaki en somut göstergeler ise gençlerimizin katledildikleri hemen hemen tüm olayların faillerinin bölücü terör örgütü militanı olmasalar da SEMPATİZANI oldukları görüntülerinin sosyal medya aracılığı servis edilmesidir.
Tüm bu olaylar üç ülkede hızla yayılmasına rağmen çok kısa süre içinde aniden sönümlenmiştir. İran, daha önce protestocuları terörist ilan edip asılacaklarını açıklamışken aniden karar değiştirip protestocuları idam etmeyeceğini duyurmuş ve protestolar, silahlı çatışmalar sona ermiştir.
Bu sırada Suriye’de ise yönetim 8 maddelik bir kararname çıkarıp 10 Mart Muhtırasından daha fazlasını SDG’ye bahşetmiştir;
https://sana.sy/tr/presidency/2278980/
1. Birinci maddesi ile ülkenin adının Suriye Arap Cumhuriyeti olmasına rağmen üniter bir yapıdan ziyade ETNİK bir yapıya geçildiğini,
2. İkinci ve üçüncü maddeler ile Suriye’nin ancak %10 kadar bir nüfusa sahip olan Kürtlerin dili Kürtçenin resmi bir dil olduğunun kabulü ancak Kürtlerden sonra en yüksek nüfusa sahip olan Türkmenlerin kullandığı Türkçenin resmi dil olarak Kabul edilmemesi,
3. Dördüncü madde ise Fırat’ın doğusunda yerleşmiş olan Kürtlerin bu çatışma ile yerlerinden edilenlerle birlikte DAHA FAZLA bir nüfus göçü ile Fırat’ın BATISINA yerleştirileceğini ilan etmiştir.
Geri kalan maddelerin hiç bir önemi yoktur. Bu kararname ile SDG’nin görünüşteki geri çekilmesi, yenilmiş gibi görünmesi aslında Fırat’ın Batısının DEMOGRAFİK olarak SDG tarafından İŞGAL edilmesi başarısıdır. Zaten stratejide FAZLASINI iste, GEREKENİ al, şartlar oluştuğunda kalanına GÖZ DİK mantığı ile işler. Ayrıca elinde bulundurduğu 100.000 kişiden olduğu iddia edilen ancak sahada uyumsuzluğu göze çarpan kuvvetin hiç kimse tarafından rahatsız edilmeden reorganizasyona tabi tutulması, silah, mühimmat, araç, gereç, iletişim araçları eksiğinin tamamlanması ve koordineli bir harekât yapacak seviyeye gelmesi için ihtiyaç duyduğu eğitim zamanını kazanmıştır.
Aslında Suriye yönetiminin seçimle başa gelmemesi ve daha seçim yapılmamış olması nedeniyle kim ne derse desin uluslararası hukuk bakımından MEŞRUİYET sorunu vardır. Ancak şu iyi bilinmelidir ki Suriye’de kaleme alınan 16 Ocak 2026 kararnamesi Türkiye’de yapılacak yeni anayasanın İŞARET FİŞEĞİDİR.
Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka nokta, tarihler 17 Ocak 2026’yı gösterdiğinde bu üç ülkede hemen hemen aynı anda başlayan olaylar yine hemen hemen aynı zamanda sönümlenmiştir. Dolayısıyla bu operasyon AYNI/TEK MERKEZDEN YÖNETİLMİŞTİR gibi düşünceye kapılmamızı sağlamıştır.
Bununla birlikte olaylar manzumesi şaşırtıcı biçimde devam etmektedir, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze Barış Kuruluna ‘’Kurucu Üye Olarak’’ Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını davet etmesi ve hemen hemen eş zamanlı olarak İsrail’in Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanına Barış Komisyonunda yer vermesi ‘’zıt kutuplar olarak görünen’’ İsrail ve Türkiye’nin aynı masaya oturması ile sonuçlanacak mıdır bekleyip göreceğiz.
Bölgemiz yaşanacak kanlı olaylara gebedir…