Suriye’de Azınlık İktidarı: Nusayrîler
Osmanlı döneminde dağlık alanlarda yaşadıkları için Nusayrîlere “sürek/suvarik” (sürgün)denildiği; zaman içinde toprak sahibi olan ve rençperlik-bağcılıkla uğraşan Nusayrîlere Arapça ‘fellah-ül ard’ (toprağı işleyenler) ibaresinden hareketle “fellah” adı verildiği görülmektedir.
Suriye’de gücü elinde tutan ve perde arkasında siyasetin vücut bulduğu farklı bir yapı mevcuttur. Bu informel güç yapısı, rejime sadık kişiler, askeri ve güvenlik kuvvetlerine kaynak teşkil eden Nusayrî aileler ve genellikle büyük şehirlerde iş ve ekonomi dünyasını kontrol eden geleneksel Sünnî ailelerden oluşmaktadır. Tüm bu gerçek gücün merkezinde ise, Esad ailesi ve yakın akraba grubu yani, Nusayrîler yer almaktadır.
Ortodoks İslam zihninde “İslam dışı” ve “sapkın” olarak nitelendirilen Nusayrîler, Suriye’nin Fransız yönetimi altındaki dönemde; askeri okullara, emniyet teşkilatına ve güvenlik kuruluşlarına girmeye başladılar, 1950’lerde “lâik” Baas Partisi’nde yer aldılar, 1963’te Baas yönetimi ile iktidara uzandılar, 1971’de Nusayrî kökenli Devlet Başkanı Hafız Esad ile iktidara geldiler, bu süreçte sosyal ve sınıfsal statüleri değişti ve yoksul köylü olmaktan çıkıp özellikle Şam’da “şehirli yönetici elit” haline dönüştüler, “Esad hanedanlığı” sayesinde bugün, Beşar Esad döneminde, yaklaşık yarım yüzyıldır iktidardalar.
Nusayrî Kavramı
Nusayrî kavramının kökeni ve anlamı konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu farklı yaklaşımların ilki Nusayrîliğin kurucusu sayılan Muhammed bin Nusayr ismine atıfta bulunmaktadır. İkincisi, Nusayrîlerin ilk yerleşim yeri olarak kabul edilen Kûfe yakınlarındaki Nâsurâya Köyü ve Nusayrîlerin genel yerleşim alanı olarak tanımlanan Nusayra Dağları’nı referans göstermektedir. Üçüncüsü, Hıristiyanlar için kullanılan “Nesserani/Nasrânî” kelimesinin değişmiş hali olduğunu iddia etmektedir. Dördüncüsü ise, Hicret’ten sonra Medine’de Hz. Muhammed’e katılan ve İslam’a dönen kişiler için Kur’an’da geçen “Ansar” ifadesinden kaynaklandığını söylemektedir.
Nusayrîler için kullanılan adlandırmalar da çeşitlilik göstermektedir. Batı literatüründe; “Ansariens”, Assassins, “Neceres”, “Nassariens” ve “Nassaris” isimleri kullanılmaktadır.
Osmanlı döneminde ise daha ziyade dağlık alanlarda yaşadıkları için Nusayrîlere “sürek/suvarik” (sürgün)denildiği; zaman içinde toprak sahibi olan ve rençperlik-bağcılıkla uğraşan Nusayrîlere Arapça ‘fellah-ül ard’ (toprağı işleyenler) ibaresinden hareketle “fellah” adı verildiği görülmektedir.
Bir yaklaşıma göre, Suriye’de geleneksel olarak kullanılan Nusayrî kavramının Fransız manda yönetimi sırasında yerini Alawi/Alevi kavramına bıraktığı öne sürülmektedir. Diğer bir yaklaşıma göre, 1980’lerde Suriye’deki Sünnî çevrelerce başlatılan ve bu topluluğun “İslam içi mi” yoksa “İslam dışı mı” olduğu tartışmalarında topluluğun Müslüman olmadığını ima etmek isteyenler “Nusayrî” kavramını kullanırken, topluluğun On İki İmam Şiîliğine bağlı Müslümanlar olduğu fikrini benimseyenler “Alevi” kavramını kullanmayı tercih etmektedirler.
Topluluğun adlandırılmasında bir diğer önemli nokta, ana dildedir. Arapça konuştukları için “Arap” denilmekte; ancak dil referanslı adlandırmaya inanç mutlaka eklenmekte, bunun sonucunda da “Arap Alevisi” şeklinde bir kavram ortaya çıkmaktadır.
Nusayrî din adamlarının kullanım alanları ve bilimsel literatür dışında, Nusayrî kavramının Halk arasında Nusayrîler,” Nusayrî-Aleviler”, “Arap Alevileri”, “Fellah” ve “Arap Uşağı” kavramları ile bilinmekte ve adlandırılmaktadırlar.
Nusayrîler kendilerini Hz. Ali’nin isminden hareketle “Alevi” olarak tanımlamayı tercih etmektedirler. Çünkü Nusayrîler; kendilerini Hz. Ali’ye biat eden ilk Aleviler olarak görmektedirler.
Sünnî Arap ve Hıristiyan Araplara karşı Nusayrî kimliği “Alevilik” tanımlamasıyla temsil edilmesine karşın, Anadolu Alevileri ile aradaki sınırın oluşturulmasında Nusayrîlerin gündelik yaşamda ve dini ayinler kullandığı “Arapça” önem kazanmaktadır.
Güneş Dil Teorisi’nden hareketle, Nusayrîlerin Araplaştırılmış Türk olduğu iddiaları da mevcuttur. Ancak konuyla ilgili yapılan kapsamlı bir alan çalışmasında ismi belirtilmeyen bir Nusayrî şöyle demektedir; “Bizler Eti Türkü değiliz. Bunlar, bizi asimile etmek için uydurulmuş şeylerdir…Konuştuğumuz dil; Türkçe değil, Arapçadır.”
Topluluk içinde “Nusayrî” kavramının kullanılıp kullanılmaması tartışma konusu olmuştur/olmaktadır. “Nusayrî” kavramına karşı çıkan kesim; “Güney Alevileri” ve “Akdeniz Alevileri” gibi farklı kavramların kullanılmasını önermişlerdir. Kimi topluluk üyeleri, kamusal alandaki toplantılarda “Nusayrî” adıyla temsil edilmeyi savunmuş, ancak bazı din adamları tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştır. Bu tepkinin gerekçesi olarak, “Nusayrî” kavramının Sünnîler tarafından topluluğa hakaret amaçlı türetilmiş bir adlandırma olduğu iddiası öne sürülmüştür.
Nusayrî Coğrafyası
Osmanlı arşiv belgelerine göre Nusayrîler, Adana, Halep Vilayetleri ile Lazkiye Sancağı’nda yaşamışlardır. Bu saha daha özel olarak Adana, Tarsus, Mersin, Karataş, İskenderun, Arsuz, Süveydiye (Samandağ), Antakya arasındaki bölge ile Lazkiye ve kısmen de Cebel-i Lübnan’ı kapsamaktadır.
Günümüzde ise Nusayrîler, Suriye’de; Halep, Şam, Lazkiye, Basit, Tartus, Hama ve Humus gibi kentlerde yaşamaktadırlar. Suriye dışında, Irak, İran, Lübnan, Ürdün ve Afganistan’da belirli kesimlerin Nusayrî inancını sürdürdüğü bilinmektedir. Filistin’de (Batı Şeria) de azımsanmayacak oranda Nusayrî yaşamakta, Arabistan’da inançlarını gizli bir şekilde sürdüren Nusayrî kabilelerinin olduğu bilinmektedir.
Türkiye’de ise, Hatay il merkezi başta olmak üzere, İskenderun, Samandağı, Altınözü ilçe merkezleri ve bazı köylerinde, Adana il merkezi ile Karataş ve Yumurtalık ilçelerinin bazı köylerinde, İçel il merkezi ile Tarsus ilçesinin bazı köylerinde Nusayrî toplulukları yaşamaktadır.
Nusayrî Varlığı/Nüfusu
Osmanlı dönemindeki Nusayrî nüfusunu arşiv belgelerinde net olarak tespit etmek mümkün olmamakla beraber; bir belgede tahminen sayılarının 150 bin olduğu ifade edilmektedir. Bunun temel nedeni, Osmanlı Devleti’nin, Nusayrîleri Müslüman olarak kaydetmiş olmasıdır.
2012 yılında 22,5 milyon civarında olduğu tahmin edilen Suriye nüfusunun %18-20’sini Nusayrîler oluşturmaktadır. Ancak bu oranı ya da Nusayrî nüfusunu tam olarak bilmek zordur. Çünkü Suriye’de nüfus sayımı sonuçları devlet politikası gereği resmi olarak açıklanmamaktadır. Bunun temel nedeni, etnik çoğunlukla doğru orantılı şekillendirilmemiş devlet teşkilatı ve yönetimidir. Çünkü, yönetimde söz sahibi olan Nusayrîler, ülkede mezhep bakımından azınlık durumundadır. Bu nedenle Hafız Esad döneminde Nusayrîlerin doğurganlığının teşvik edilmesi bir devlet politikası haline gelmiştir. Bu politikanın nihai hedefi ise Nusayrîlerin nüfus oranını, çoğunluğu oluşturan Sünnîlerin (%74) nüfus oranına eşitlemektir. Türkiye’deki Nusayrî nüfusunun ise, 1-2 milyon civarında olduğu telaffuz edilmektedir.
Nusayrî İnanç Sitemi
Nusayrî inancının Şiîliğin kollarından biri olduğu yaygın kabuldür. Şiîliğin bâtınî(esoteric/sır) özlere bağlılığı nedeniyle Nusayrîlik de “bâtınî” bir inanış/ öğreti olarak tanımlanmaktadır. Nusayrî inancı, Şiî mezhebinin öteki kollarının inançlarına ve esaslarına bazı bakımlardan benzemekle beraber; yaratılış, kıyamet, vahiy ve akide gibi görüşlerde önemli ayrılıklar ortaya çıkmaktadır.
Bâtın(içeri/görünmeyen/ilahi) ve zahir(dışarı/görünen/dünyevi) kavramları, Nusayrî inanç sisteminin temelini oluşturmaktadır. Bâtın alana geçiş, öncelikli olarak zâhir alanın bilgisiyle gerçekleşir ve inancın bütünlüğünün sağlanması için her ikisi de gereklidir.
Kutsal saydıkları kitapları Kitabu’l Mecmu’da “Allah katında din İslam’dır” ayetine yer veren ve kendilerini Müslüman olarak tanımlayan Nusayrîler, Kurân’a saygı göstermekle birlikte inanç ve ibadet anlayışlarını geleneğe göre biçimlendirmişlerdir.
Nusayrîler, Kurân’ın biçime bağlı kalınarak yapılan açıklamaya(tefsir) değil, bu açıklamanın özüne (tevil) inanırlar. Tefsir şeriâta bağlıdır, tevil hakikati gösterir. Dolayısıyla tefsir zâhirîn, tevil bâtının karşı
Nusayrî inancının en temel özelliği Hz. Ali’nin ilahlaştırılmasıdır. Nusayrîlere göre Hz. Ali, tanrının cisimleşmiş halidir. Hz. Ali, bâtında/görünmeyen tanrı, zâhirde/görünen insandır. Yani Hz. Ali görünüşte imam, gerçekte ise tanrıdır. Nusayrîliğe göre tanrı daha önce altı kez insan olarak dünyaya inmiş, yedincisi Hz. Muhammed döneminde Hz. Ali’de tezahür etmiştir.
Hz. Ali’nin tanrısal bir varlık olduğunu ileri süren bu inancın çoktanrıcı dinlerden, özellikle ilkçağ İran-Hind inançlarından beslendiği, insanı, tanrılaştırma eğiliminden anlaşılmaktadır. Ayrıca Nusayrîliğin, Suriye (Fenike) paganizminden (güneşe, aya, yıldızlara ya da gökyüzüne tapma), Hıristiyanlıktaki “teslis” (baba, oğul ve kutsal ruhun tek bir kişide birleştiği) inancından, çeşitli Hıristiyan törenlerinden ve bayramlarından etkilendiği belirtilmektedir.
Nusayrî inancına göre, nur olan Hz. Ali; nurunun nurundan Hz.Muhammed’i ve Hz.Muhammed de Allah’ın emri ile kendi nurundan Selmân-i Farisi’yi yaratmıştır. İnancın bu üç kutsal varlığı, “a(ayn-Ali), m(mim-Muhammed), s(sin-Selman)” formülüyle sır olarak saklanmaktadır.
Nusayrîlikte oruç, hac, zekât ve şahadet hak bilinir. Nusayrîlerin namazı Sünnî namazından oldukça farklıdır, zikir ve tesbih vardır; şekle, yere ve zamana bağlı değildir. Toplu olarak kılınan namaz, yani zikir ayinleri, büyük bir şeyhin ziyareti, bayramlar ve Nusayrîliğe giriş merasimleri gibi vesilelerle yerine getirilir. Şeyhlerin yönettiği zikir ayinlerinde, Hz.Ali, “la ilahe il Ali” (Ali’den başka ilah yoktur) sözleriyle anılır. Zikir sırasında cemaatin bütün üyelerine nakfi adı verilen içecek dağıtılır ve bahur adı verilen tütsü yakılır.
Nusayrîlikte topluluğa kazandırılacak yeni bireylere gizli bilginin aktarılması ancak “bâtına giriş ayini” ile mümkündür. Bireylerin dış dünyadan iç dünyaya geçişini simgeleyen bu ayin/tıtliga şeyhin huzurunda belirli aralıklarla düzenlenen üç törenle gerçekleşir. Törenlerde şeyhle birlikte onun yardımcıları, adayın babası, “ammu seyyid” (dini amca) ve adaya şahitlik edecek kişiler hazır bulunur. Aday, bâtınî bilgiyi öğreninceye kadar hem amcasının yanında hem de bu sürece dahil olanlar tarafından devamlı olarak gözetim altında tutulur.
Topluluğun üyeleri arasında bütünleşmenin gerçekleştiği, söz ve eylemlerin hem kadın hem de erkek tarafından dile getirildiği alanlardan biri olan türbeler; bayramların ve bâtına giriş ayinlerinin düzenlendiği, Allah’a duaların edildiği, bu dualar yerine geldiğinde adakların yapıldığı mekanlardır.
Nusayrîlerin ilk çağlardan kalma en ilginç inançlarından biri, ruh göçü(tenasüh)/yeniden beden bulma(reenkarnasyon) inancıdır. Nusayrîlere göre ruh, ölümle birlikte bedenden ayrılınca, başka bir bedene girerek yeniden dünyaya gelir. Bu yeni beden ölen kişinin önceki inanç ve yaşayışına göre değişir. Nusayrî bir mümin, sırları bilerek muhafaza ettiği ve onların gerektirdiği biçimde hayat sürdüğü takdirde yedi değişim geçirip yıldızlar arasında yerini alır. İnkârı ve kötülüğü seçenler fıtratlarına göre köpek, deve, katır, koyun şeklinde doğarlar.
Nusayrîlikte cennet ve cehennem inancı, yani ahiret inancı, diğer İslam mezheplerine göre farklı bir nitelik taşır. Çünkü inanışa göre, sevap ve ceza, cennet ve cehennemde değil, ruha isabet eden mesh (şekil değiştirme) ve tenasüh (ruh göçü) terkiplerine göre dünyada gerçekleşecektir.
Nusayrî -Alevi/Bektaşi Farklılığı
Nusayrîliğin temelini oluşturan inançlar ile Anadolu ve Balkanlar’daki Alevilik ve Bektaşîlik inançları arasında bazı ortak noktaları bulunmasına rağmen, pek çok konuda farklılıklar vardır. Bunların başında “Hz. Ali’nin ilahlığı” gelmektedir. Hz. Ali, Alevi ve Bektaşî şairler tarafından yüceltilmiş ise de -üzerinde durmaya değmeyecek kadar az örnek dışında- ilahlaştırılmamıştır.
Alevi ve Bektaşî toplumu ile Nusayrîlerin kadına bakışları farklıdır. Nusayrîlerin kadına bakışı, pek olumlu değildir. Kadınlar zikir ayinlerine katılamaz. Nusayrîler, “Fatıma” ismini değiştirerek ve erkek ismi hâline getirerek “Fatır” şeklinde kullanırlar. Hz. Fatma’yı “pençe-i âl-i abâ” içinde sayan ve onu sık sık “Fatma Ana” şeklinde zikreden, Hz. Hüseyin’in eşi Şehr Bânû’yu “Şehriban Ana” ismiyle anan Alevi -Bektaşî toplulukların, Nusayrîlerin kadın karşısındaki tavrını onaylamaları elbette mümkün değildir.
Arap Aleviliği namaz, oruç, yola giriş ritüelleri ve okunan dualar konusunda da Alevilik-Bektaşilikten farklıdır. Bir başka farklılık da Bâtınîliğin derecesidir. Genel anlamda ve bir bütün olarak Alevilik, gizliliğe dayalı Bâtınî bir inanç felsefesidir. Fakat gizlilik, bâtınîlik Arap Alevilerinde çok daha baskın durumdadır.
Nusayri Toplumu: Kolektif Hafıza, Kimlik ve Öteki
Hafız Esad dönemi uygulanan liberal ekonomik politikalar kırsal alandan kente göçü yoğun biçimde tetiklemiş, daha ziyade kırsal-dağlık alanlarda ve nüfuslarının çoğunluğu oluşturduğu Lazkiye kırsalında yaşayan Nusayrîler; Hama, Lazkiye, Tartus ve Şam’a yerleşmeye başlamışlardır. Sosyal yapılanma açısından kırsal-dağlık alanlarda yaşayan Nusayrîlerde aşiret/kabile bağları daha güçlü iken; büyük şehirlerde yaşayan Nusayrîler arasında bu bağ, ailenin çeşitli kolları arasında dayanışmaya dönüşmüştür.
Nusayrî toplumunu aşiret temelinde dört gruba ayırmak mümkündür. Bunlar; Khayyatin (Hayattun), Haddadin (Haddadun), Matavira (Matavirah) ve Kalbiya(Kalbiyah)’tır. Nusayrî inancı kendi içinde pek çok dinî topluluğu/hizbi/grubu barındırmaktadır. Bunlar arasında başlıca Haydariyye(Gaybiyye, Şemsiyye, Shamsiya) ve Kilâziyye (Kalaziya, Kameriyye) topluluğunu sayabiliriz. Bununla birlikte, Nusayrî topluluğu üç sınıftan oluşmaktadır. Bunlar; dinî liderler, toprak sahipleri ve Nusayrî topluluğudur.
Bugünkü Suriye sınırları içinde yaşayan Nusayrî politik ve askerî elitinin çoğunluğu Haddadin Aşireti’ne mensup kişilerden oluşmakta, bu durum diğer aşiretler ile Haddadinler arasında çatışmaya neden olabilmektedir.
Bu sosyal gruplar arasındaki mücadele ve çatışmalara tarihin hemen her döneminde rastlanılmaktadır. Bu çatışmaların nedenleri arasında, dinî önderlerin bakış açıları, kendi aralarındaki egemenlik ilişkileri, merkezî otorite ile ilişkileri vb. sayılabilir. Bu nedenle Nusayrîler yirmi yüzyılın başına kadar bütünleşmiş etnik bir grup olamamıştır.
Nusayrî toplumunda akrabalık ilişkileri son derece önemlidir. Topluluk, yakın akrabalarını/kendi soylarını tanımlamak için “nesep/soy”, kavramını kullanır. Nusayrîler için “nesep”, akrabaların ve ataların yalnızca tek bir soy çizgisinden, yani baba soyundan izlenmesi demektir. Aynı “kanı ve soyadı taşımayanlar”, aile içinde ikincil statüdedir. Birincil olanlar ise, amca ve halalardır.
Nusayrîlerde nesep, iç evlilik ve akraba evliliği ilişkileri çerçevesinde ve inançsal kan kardeşliği bağlamında bütün topluluğu içine alacak şekilde genişletilmiştir. Nusayrî erkekler, ergenlik çağına gelen kızları baba soyu içinde tutabilmek için nesebe yakın biriyle, yani amca oğluyla evlendirirler. Böylece evlenen gruplar arasındaki farklılık en aza indirgenir. Başka bir deyişle, nesebe yakın biriyle evlenmek, amca kanını baba kanına dahil etmektir. İç evliliğe katılan, merkezdeki dairenin dışına çıkmayan kadın, kimliğin gözünde uygun davranışı gerçekleştirdiği için “hayırlı” yani “bizden biri” olarak görülür. Buna karşın, merkezin dışına çıkan kadın, akraba ve kimlik düzeyinde “hayırsız”, yabancı olarak kodlanır.
Nusayrîlikte inanç kaynaklı akrabalık sistemi “din amcası” uygulamasıyla gerçekleşir. Din amcası, “asıl baba” gibi algılanır; din amcasının bütün yakın akrabaları çocukla birinci derece kan akrabası sayılır. Bu uygulamanın sosyal bir sonucu olarak hiçbir Nusayrî, din amcasının yakın akrabalarıyla evlenemez. Nusayrîlikte kan bağına dayanan akrabalık sistemi ile inanç kaynaklı akrabalık sistemi iç içe geçmiş durumdadır. Bu da Nusayrî toplumunun birlikteliğini ve dayanışmasını güçlendirmektedir.
Nusayrî kimliğinin sınırlarını, Nusayrî inancının “biz” ve “öteki” karşıtlığı çizer. Nusayrîlere göre “öteki” genel anlamda “Nusayrî olmayan” herkestir.
Topluluğun kendisini tanımlamada başvurduğu “öteki” Sünnîlerdir. Sünnîlerin ötekileştirilmesinde en büyük etkenlerden biri “Sünnîleşme” korkusudur.
Nusayrîlere göre, “ötekinin” işlediği iki günah bulunmaktadır. Bunlar; zâhirî alanda Hz. Ali’ye biat etmemek, bâtınî alanda Hz. Ali’nin nur olduğunu (ilah olduğunu) bilmemek ya da buna inanları lanetlemektir.
Nusayrî inancına göre bir diğer “öteki”, tam(erkek) karşısında, yarım (kadın)dır. Nusayrîlerin teolojik kaynağında (Kitabu’l Mecmu) kadın şeytana kanmakla Allah tarafından cezalandırılmış ve zâhirî alanda bir “düşmeye” uğramıştır. Bu nedenle kadın, “yarım”dır. Kadın bâtın alana aktif bir biçimde katılmadan, gündelik yaşamda “iyi bir eş ve iyi bir anne” olmalıdır. Tam kabul edilen “yetişkin-erkek”, doğası gereği bâtınî bilgiye sahip olmaya hak kazanır ve bu bilgiyi kadın ve çocuklara açıklayamaz.
Nusayrî inancının ve kültürel belleğin korunmasının temel işlevsel aracı “sır”dır. Sır, bâtınî bilgidir ve “öteki”nin kavrayamayacağı kadar derindir; “öteki”nin ulaşamayacağı bir yerde saklıdır. Nusayrîlikte “sırrı” saklamak aynı zamanda can güvenliğini korumaktır. Dolayısıyla “sır”, egemen ötekinden ayrışmanın simgesi ve dinsel kimliğin temel öğesidir.
Nusayrîlikte sırrı tamamlayan unsur “takiyye” dir. Nusayrîler, takiyye sayesinde kendilerini bazen Sünnî, bazen Şiî veya siyasi alanda; Marksist devrimci, Pan-Arap milliyetçi veya Suriyeci (Sosyal Milliyetçi Parti) olarak tanıtmışlardır.
Nusayrî kolektif hafızasında öteki kimliklere karşı yaşatılan en önemli olaylar; Gadir Hum biatı ve Kerbela hadisesidir. Gadir Hum, Hz. Ali’nin kutsallığının/seçilmişliğinin bir göstergesidir ve en büyük bayram olarak kabul edilir. Nusayrîler, Hz. Muhammed’in Veda Haccı’ndan dönerken (16 Mart 632) Gadir Hum denilen yerde, kendisinden sonra, Hz. Ali’yi vasî tayin ettiğine inanırlar. Hz. Muhammed Gadir Hum’da topluluğa şöyle seslenmiştir; “Ben kimin mevlâsı isem bilsin ki Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım ona dost olana dost ol, düşman olana, düşman ol.”
10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) tarihinde Hz. Muhammed’in kızı Fatma ile Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin ve yandaşlarının; Emevi Halifesi I.Yezid ‘in askerleri tarafından Kerbelâ’da öldürülmeleri hadisesi, Nusayrîlerin zihnine seçilmiş ve transfer edilmiş bir travma olarak kazınmıştır. Kerbela’yı anmak, Yezid’in, Hz. Hüseyin’e ve ailesine yaptığı baskı ve zulüm karşısında, Hz. Hüseyin’in aydınlığına ve temizliğine biat etmektir. Geriye dönük tarihte zulme karşı gerçekleştirilemeyen direniş, günümüzde yalnızca, simgesel düzeyde zihinlerde lanetleme ve Ehl-i Beyt’in son imamı (on ikinci imam) olan Muhammed el- Mehdi’nin dönüşüne duyulan inanç ile gerçekleştirilir. Nusayrîler için Mehdi, sosyo-ekonomik ve dini yaşamdaki karışıklıkları aydınlığa çıkaracak, Hz.Hüseyin’e ve kendilerine yapılan zulmün hesabını soracak kutsal bir varlıktır.
Nusayrîliğin Kuruluşu: Osmanlı Dönemine Kadar
Nusayrîliğin kurucu kimlikleri; Muhammed b. Nusayr, Muhammed b. Cündeb, Abdullah b. Muhammed el-Cünbülânî ve Hamdan el-Hasîbi’dir. Bu isimlerin yan yana getirilmesiyle oluşturulan söz dizisi aynı zamanda Nusayrîliğin şahadetidir: “Ben Nusayrî dininden, Cündubî görüşünden, Cünbulanî tarikatından, Hasîbi mezhebinden, Cillî inancından, Meymunî fıkıhından olduğuma şehadet ederim.”
Nusayrîlik, miladî 9. yüzyılda Basra’da, Ebû Şuayb Muhammed bin Nusayr en-Nemirî (ö. 270/884) tarafından kurulmuştur. Muhammed bin Nusayr Şii imamların on birincisi olan Hasan el-Askeri’nin babı/mürididir.
Muhammed b. Nusayr’ın ölümünden sonra fırkanın başına, Muhammed b. Cündeb (ö. III. yüzyılın son çeyreği), onun ardından da Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Cünbülânî (ö. 287/900) geçmiştir. Cünbülânî, kurduğu ve kendi adıyla anılan tarikata tasavvufî bir boyut kazandırmıştır. Cünbülânî’nin ölümü üzerine (287/900) hareketin başına geçen Ebû Abdullah Hüseyin b. Hamdan el-Hasîbî, Şii-Büveyhî hanedanlarına ve Hamdânîlere yakın durmuş ve onların desteğini almıştır. Nusayrîliğin 10. yüzyılda bâtınî akımların üssü konumundaki Irak’tan Suriye kıyılarına yayılması ve daha sistematik bir inanç sistemi hale getirilmesi, Hamdan el-Hasîbi döneminde gerçekleşmiştir.
Hasîbi’nin ölümünden sonra Nusayrîlerde iki dinî merkez ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Seyyid Muhammed b.Ali-Cililî’nin yürüttüğü Halep’teki merkez, diğeri ise başkanlığını Seyyîd Ali el- Cisrî’nin yürüttüğü Bağdat’taki merkezdir. Cillî’nin ardından başa geçen Ebû Saîd el-Meymûn b. Kasım et-Taberânî (ö.426/1034)’den sonra, aralarında; Emîr Hasan el-Mekzûn es-Sincârî, Muhammed b. Hasan Müntecibüddin, Ebü’l-Feth Muhammed b. İsmetüddevle (ö. 700/1300), Ahmed b. Câbir el-Gassânî ve Hasan el-Acrûd el-Aynî’nin (ö. 836/1432) de bulunduğu kimseler topluma rehberlik etmiştir. Fırka, Muhammed b. Yûnus el-Kilâzî (ö. 1011/1602) zamanında Hz. Muhammed ile Hz. Ali’den bahseden bazı ibarelerin yorumu konusunda ikiye ayrılmıştır. Birinci grup, Ali el-Haydarî’ye nispetle Haydariyye (Gaybiyye, Şemsiyye), sayıca daha az olan ikinci grup da İbn Yûnus el- Kilâz’a nispetle Kilâziyye (Kameriyye) adını almıştır.
Irak’ta kurulmasına rağmen 10. yüzyıldan itibaren daha çok Suriye ile Adana-Mersin yöresinde tutunabilmiş olan fırka, kabileler arası mücadelelere ve bölgedeki siyasî dalgalanmalara rağmen varlığını sürdürmüştür.
Haçlı Seferleri’ne karşı giriştikleri mücadele, Nusayrîlere büyük zarar vermiştir. 584/1188 yılından itibaren Eyyûbîlerin hâkimiyetine giren Nusayrîler, Nusayrîliğin en önemli şahsiyetlerinden Emîr Mekzûn es-Sincârî’nin 622/1225’te bölgeyi ele geçirmesiyle rahata kavuşmuşlardır. 664-665/1265-1266 yıllarında, Memlûk Sultanı Baybars tarafından bölgenin ele geçirilmesiyle, Memlûk hakimiyetine giren fırka mensuplarının, Sultan Kalavun döneminde (1279-1290) Sünni İslâm anlayışına geçirilmeye çalışıldığı söylenmektedir.
Osmanlı Hâkimiyetinde Nusayrîler
Mercidabık Savaşı (922/1516) sonrasında, Suriye’nin fethiyle Osmanlı idaresine giren Nusayrîler, Adana, Halep Vilayetleri ile Lazkiye Sancağı’nda uzun süre mahallî şeyhlerin denetiminde serbest bir hayat yaşamışlardır.
Osmanlı Devleti’nin, Nusayrîliği İslam dışı bir inanç olarak görmekten ziyade, bâtıni bir mezhep veya fırka olarak kabul ettiği dönemin arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır. Nusayrîlerin İslam dışı sayılmadığının en önemli göstergelerinden biri; Gayrimüslimlerin ödemekle mükellef olduğu Cizye Vergisi’nden muaf tutulmaları, bir diğeri ise II. Abdülhamid döneminde tüm Müslüman gruplar gibi, mecburi askerlik hizmetiyle yükümlü olmalarıdır. Bu uygulamalar, Osmanlı Devleti’nin, Nusayrîlere, Gayrimüslim bir millet gibi davranmadığını göstermektedir.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batılı devletlerin, Nusayrîlerin yaşadığı bölgeye ve bâtıni bir fırka kabul edilen Nusayrî inancına ilgisi artmıştır. Batı ilgisi, Nusayrî inancına yönelik misyoner faaliyetlerle tezahür etmiştir. Bu dış ilgiye, Mısırlı İbrahim Paşa’nın Suriye ve Anadolu seferinin etkisi ve Tanzimat reformlarına karşı gelişen feodal direncin eşlik etmesi, Osmanlı Devleti’nin Nusayrîlere müdahalesini zorunlu kılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin Nusayri toplumuyla ilgili karşı karşıya kaldığı sorunların arasında; vergilerin tahsil edilmesi, askerlik hizmetinin yerine getirilmesi vd. yer almaktaydı. Yerel yönetimleri meşgul eden en önemli soru ise, Nusayrîlerin çevre köy ve kasabalarda yaşayan halka soygun ve yağma çerçevesinde gerçekleştirdikleri saldırılardı.
Bu çerçevede, isyana kalkışan bazı Nusayrî şeyhleri ve aşiret reisleri sürgün edilmiş, eşkıyalık ve isyan hareketlerinin bastırılması için bölgeye asker gönderilmiştir. İsyan hareketlerinin bastırılmasından sonra, Nusayrîlerin devlete sadakatinin sağlanması için, bazı tedbirler alınmıştır. Bu tedbirler arasında; sürgüne gönderilen Nusayrî şeyh ve reislerinin affedilerek memleketlerine dönmelerine izin verilmesi, Nusayrî şeyhlerinin masraflarını karşılamak için onlara varidat ayrılması, bazı Nusayrîlere devlet memuriyeti verilmesi, Nusayrî bölgelerine yeni cami ve mektep inşa edilmesi ve inşa edilen bu camilerdeki imam ve müezzin kadrolarına Nusayrî din adamlarının atanması, Nusayrî çocuklarının Müslüman topluma entegrasyonunu sağlamak üzere, aynı okullarda yan yana okuması gibi hususlar vardır.
Osmanlı Devleti Protestan ve Katolik misyonerlerin, özellikle okullar kanalıyla Nusayrîleri Hristiyanlaştırma faaliyetlerine karşı, Nusayrîlerin Sünnileştirilmesi gayretine yönelmiştir. Bu çerçevede, devlet, Lazkiye’de 40 mektep ve 40 mescit açmıştır. Lazkiye’de hem bu okulların açılması hem de diğer bazı faaliyetler sonucunda ilk anda 15.000 Nusayrî, Sünnîliği benimsemiştir. Ayrıca, Nusayrî çocukları için parasız yatılı okulları da açılmıştır.
Diğer taraftan, Nusayrî şeyhleri ve önde gelenleri, devletten, İslam dinini kendilerine doğru olarak anlatacak din adamları talep etmişlerdir. Ayrıca devlet, “… her türlü tekâlif ve muâmelat-ı dîniyyesinde taife-i merkumeyi şimdiye kadar İslâm’dan ayrı tutmayarak haklarında Ehl-i İslâm muamelesi icra etmekte” olduğunu ifade ederek, bu durumun bölge ileri gelenlerince kabullenilmesi gerektiğini belirtmiş ve Nusayrîlerin de camilerde rahatça ibadet etmelerinin sağlanması için halka telkinde bulunulmasını istemiştir.
Ancak, Nusayrîler için açılan mektep ve mescitlerden beklenen verim alınamamış; Nusayrîler çocuklarını Protestan mekteplerine vermeye devam etmiş, hatta bunlardan bir kısmı din değiştirmeye dahi başlamıştır. Bunun üzerine, devlet, bölgedeki okulların iyileştirilmesi, Müslüman çocuklarının Hristiyan ve ecnebi okullarına devam etmelerine engel olunması yönünde tedbirler almaya devam etmiştir.
Osmanlı Devleti’nin Nusayrî topluluğunu kazanmaya yönelik çabaları tüm eksikliklerine rağmen devam ederken, I. Dünya Savaşı çıkmış ve ister istemez bu çabalar sekteye uğramıştır. Fakat savaşın devam ettiği yıllarda dahi, bazı ileri gelen Nusayrîlere sadakatleri dolayısıyla nişanlar verilerek kalpleri kazanılmak istenmiştir.
Cumhuriyeti’nin İlk Yıllarında Türkiye Nusayrîleri
Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin parçalanmasıyla değişen toprak düzeni, Nusayrî nüfusunun bir kısmını Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırlarında bırakmıştır. Nusayrî toplumunun, Cumhuriyetin ulus-devlet modeline entegrasyonunu ve sosyo-kültürel bütünleşmeyi sağlamak üzere, çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu çerçevede, CHP ve Halkevleri’nin himaye ve destekleri içinde çalışmak üzere, İçel, Mersin, Tarsus, Adana ve Seyhan merkez ve kazalarında “Hars Komiteleri” kurulmuştur.
Bu komitelerin belirlenmiş genel görevleri arasında konumuz ile ilgili şu maddeler yer almaktadır:
• Nusayrî mezhebinde olan Türklerin ana dilleri olan Türkçeden başka ya bancı bir dil konuşmaları yüzünden bazı fikirde hâsıl olmuş kötü ve yanlış bir zihniyete karşı bunların Türk ırkından oldukları ilmî ve tarihî hakikatini müdafaa ve neşriyat ile herkese öğretmek,
• Sırf mezheplerinin Sünni olmaması ve Türkçeyi düzgün konuşmamaları sebebiyle kendilerine “Arap uşağı”, “Fellah”, “Nusayrî” gibi sıfatlar verilen Türkler için bu gibi kelimeleri telaffuz etme düşüncelerini giderecek tedbirler almak,
• Neşriyatta bulunmak, konferans ve müsamereler vermek, öğretmenler vasıtası ile okullarda çocuklara telkinler yapmak, Türkçeden gayri lehçede konuşan Türk köylerinde Türkçe millî türkü ve destanları öğretip söylemeyi âdet edindirmek gibi Türk millî birliği ve dayanışmasını kuvvetlendirici her türlü çare ve vasıtalardan istifade ederek maksat ve gayenin gerçekleştirilmesi için çalışmak.
Nusayrîlere yönelik olarak devlet tarafından yapılan yatırımlarda ilk sırada yeni okulların inşası yer almıştır. Devlet, bir taraftan yeni okul binaları inşa ederken diğer taraftan okullardaki sınıf kapasitelerinin dolmasından dolayı dışarıda kalan öğrenciler için dershaneler açarak eğitim-öğretim hizmetinin mümkün mertebe yaygınlaştırılmasına çalışmıştır. Ayrıca, Nusayrîlerin çok yoğun yaşadıkları köy ve mahalle okullarına millî türküler içeren plaklar verilmiş ve gramofonlar temin edilmiştir.
Diğer taraftan, devlet, sosyo-kültürel bağların evlilik kurumuyla da geliştirilmesini sağlayabilmek için Nusayrî vatandaşları ile diğer vatandaşlar arasında gerçekleştirilecek evlilikleri teşvik etmiş, bu tür evlilikleri yapacak olanlara da nakdî yardımlarda bulunmuştur.
Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı noktasında, burada yaşayan Nusayrîler tercihlerini Türkiye katılma yönünde kullanmışlardır. Bu dönemde Suriye’de yaşayan Nusayrîler, sosyo-ekonomik düzeyleri bakımından toplumun en yoksul ve en az eğitimli olan sınıfı arasında yer almakta idiler.
Bugün Türkiye’de yaşamakta olan Nusayrî toplumunun etnik kökenleri referans alınarak Arap millî kimliği ile aynileşme içinde olduklarını söylemek mümkün görünmemektedir. Bu topluluğun üyeleri Arap kültüründen ziyade Türk kültürü içinde yaşamakta, bu kültür içinde sosyalleşmekte, her türlü üretim ve hizmetlerini bu kültür içinde yapmaktadırlar. Ancak, Türkiye’de yaşayan Nusayrîlerin, sınırın öbür tarafında, Suriye’de akrabaları olduğunu da hatırda tutmak gerekmektedir.
Fransız Manda Yönetiminde Nusayrîler
I.Dünya Savaşı öncesinde imzalanan Sykes-Picot Anlaşması çerçevesinde Suriye, 1920 yılında Fransız manda yönetimi altına girmiştir.
Bu dönemde Fransızların uygulamış olduğu politikalar sonucunda toplum içerisinde ciddi olaylar ve bölünmeler yaşanmıştır. Ülkedeki Sünnî çoğunluk, Arap milliyetçiliği etrafında Filistin, Ürdün ve Lübnan’ı da kapsayan “Bağımsız Büyük Suriye” krallığının kurulmasını istemekteydi. Söz konusu milliyetçi düşünceleri kendi egemenliğine ve çıkarına karşı bir tehdit olarak algılayan Fransız yönetimi, ülkedeki mezhep farklılıklarını bilinçli bir şekilde provoke etmiş; etnik ve dini azınlıkları güçlendirerek, kendi bağımsız devletlerini kurmalarını desteklemiştir. Böylece Suriye üçe bölünmüş; kuzeyde Nusayrî /Alevi Devleti, güneyde Dürzi Devleti ve merkezde Sünni Devleti kurulmuştur.
Henüz Suriye’de Fransız yönetimi başlamadan önce, 1919 yılı sonuna doğru, değişik kabileleri temsil eden 73 Nusayrî /Alevi lider Fransız idaresinden yana bir tavır sergileyerek; General Gouraud’a bir telgraf göndermişler ve bağımsız bir Nusayrî birliğinin kurulmasını istemişlerdi. Bu istek, 1 Temmuz 1922’de Tartus ve Lazkiye bölgesinde Nusayrî /Alevi Devleti’nin kurulmasıyla gerçekleşmişti. Nusayrî /Alevi Devleti, 6500 km²’lik bir alanda kurulmuştu ve iki sancak ve sekiz kazadan oluşan idari bir yapıya sahipti. Başkenti Lazkiye olan bu devletin 1933 yılı sonunda tespit edilen nüfusu 334.173’tü ve bu nüfusun 213.066’sı Nusayrî idi.
Fransız yönetimi, Nusayrî /Alevi Devleti sahasında yaşayanlara Alevi kimliği kazandırmaya çalışmış; Müslüman homojen nüfusun milli bir harekete kalkışmaması için tüm önlemleri almıştı. Fransız idaresi dönemi boyunca Nusayrîlerin/Alevilerin sosyal düzeyi yükselmiş, eğitimli Nusayrî sayısı artış göstermişti. Ayrıca, Nusayrîlerden daha az vergi alınmış ve maddi olarak Fransız yönetimi tarafından desteklenmişlerdi. Kimi Nusayrîler ise, kabile bağlarını göz ardı ederek Arap milliyetçilik hareketine destek vermişti.
Fransızların azınlıklara sağladığı ekonomik ve siyasi destek karşılıksız kalmamış, bölgenin kontrolü için oluşturulan “Özel Doğu Akdeniz Birlikleri” adlı yerel orduda görev almışlardı. Bu durum, başta Nusayrîler/Aleviler olmak üzere, diğer azınlıkların gelecekte Suriye Ordusu’nda önemli mevkilere gelmelerine ve bunun sağlamış olduğu avantajla iktidar mücadelelerinde ve siyasi krizlerde önemli roller almalarına zemin hazırlamıştır. Hatta denilebilir ki, bu durum, Sünnilerin egemenliğini ortadan kaldırarak, askeri darbelerle orduyu siyasi hayatın içine çekmelerinde ve belki de, tek bir mezhebe dayalı otoriter bir rejim kurmalarında da etkili olmuştur.
Fransız manda yönetimi döneminde Suriye’de yasal ve yasal olmayan, önemli kısmı bölgesel çıkarları temsil eden ve nüfusun belirli kesimleri tarafından desteklenen birçok siyasi parti kurulmuştur. Bu partilerden biri, Hıristiyan ve Nusayrî / Alevi azınlıklar tarafından desteklen 1932’de Beyrut’taki örgenciler tarafından gizlice kurulan “Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi” idi. Faşist tarzda bir ideolojiye sahip olan bu parti, toplumun seküler temelde radikal bir reforma tabi tutulmasını savunuyordu.
Ekonomik, siyasi ve sosyal alanlarda azınlıkların desteklenmesi, Sünni kesimin Fransız yönetimine karşı çok ağır tepkiler göstermesine neden olmuştur. Bu tepkilerin sonucunda, Fransız yönetimi, Arap milliyetçilerinin ülkenin bağımsızlığını kazanması yönünde, anayasa, demokratik seçim ve ulusal ordunun oluşturulması taleplerini kabul etmiştir. Nisan 1928 yılında yapılan seçimlerde, ulusalcıların kurduğu Halk Cephesi Partisi (al-Kutla al-Watanniya) oyların çoğunluğunu almıştır. Hazırlanan anayasada Suriye’nin “tam bağımsız ve bölünmez bir bütün olduğu” ifadesine Fransa karşı çıkmış ve meclis 1930’da feshedilmiştir. Aynı yıl/1930 yenilenen seçim sonucunda, tekrar Halk Cephesi Partisi üyelerinden oluşan yeni bir hükümet kurulmuştur.
Yaklaşan II.Dünya Savaşı, Fransa’nın Suriye’ye bağımsızlık için fırsat tanımasına neden olmuştur. Fransa ile imzalanacak bir anlaşma karşısında Suriye ile birleştirilme ihtimalini değerlendirmek üzere, Nusayrîler 25 Şubat 1936’de Tartus’ta bir Alevi Kongresi gerçekleştirmişlerdir. Kongre sonucunda ortak bir karar çıkmamış; bir grup Suriye ile birleşme tezini, diğer grup ise Fransız mandası altında tam bağımsızlığın elde edilmesi tezini desteklemiştir.
Bu sırada Fransa’da Leon Blum Başbakanlığında kurulan Halk Cephesi hükümeti, Nusayrîlerin bağımsızlık umutlarını artırmıştır. Altı Nusayrî /Alevi önderi, Başbakan Leon Blum’a bir dilekçe sunarak; Alevilerin tarihsel ve dini açıdan Sünnilerden farklı olduğunu; Fransa’nın Alevilerin özgürlüklerini güvence altına almasını ve bağımsızlıklarını tanımasını istemişlerdir. Bu dilekçede imzası olan isimlerden biri, Süleyman Esad’dı.
Fakat, Fransa’da kurulan yeni bir koalisyon hükümeti bu isteği reddetmiş, Dürzî ve Nusayrî /Alevi bölgelerinin Suriye’ye katılmasına karar vererek, ülkenin bağımsızlığını onaylamıştır. 1 Temmuz 1936’da, Batılı işgalciler karşısında Suriye halkını birleştirmek amacıyla, Arap milliyetçisi olarak tanınan Kudüs Baş Müftüsü Muhammed Emin el-Hüseyni, Suriye Alevilerinin Müslüman olarak tanınmaları konusunda bir fetva yayınlamıştır. Bu fetvadan sonra pek çok Alevi din adamı Şii Müslümanlar olduklarına dair açıklamalarda bulundular.
Aralık 1936 yılında yapılan seçimlerde Halk Cephesi lideri Haşim el Atasi Cumhurbaşkanı seçilmiş, ulusalcıların çoğunlukta olduğu meclis, Fransa ile yapılan anlaşmayı onaylamıştır. Ancak, Fransa’daki koalisyon hükümeti dağılınca, iktidara gelen yeni hükümet söz konusu anlaşmayı onaylamamış, 1939’da Suriye anayasası feshedilmiş ve meclis kapatılmıştır. Ayrıca, Alevi ve Dürzî bölgelerine tekrar özerklik verilmiştir.
II. Dünya Savaşı döneminde, Ortadoğu’da etkisi ve nüfuzu artan Almanların “Pan-Arabizmi” teşvik eden politikasına karşılık, Fransız hükümeti Suriye’ye tam bağımsızlığını vereceğini duyurmuş ve 1941 yılında Hasan al-Hakim Suriye’de yeni hükümeti kurmuştur. 1942’de Dürzî ve Nusayrî /Alevi bölgeleri Suriye ile birleştirilmiştir.
Nusayrîlerin Baas Tercihi
Suriye’nin henüz bağımsızlığını kazanmamış olduğu bir tarihte, 1943’te kurulan Baas Parti’si, Suriye’de hareketlenmeye başlayan siyasal örgütlenmelerinin ve özellikle manda döneminde ortaya çıkan “Arap birliği” ve sosyalizm düşüncelerinin üzerine inşa edilmişti.
Baas Partisi’nin seküler Arap milliyetçiliği ve benimsediği sosyalist ilkeler, Suriye siyasetinin gelenekselciliğine karşı bir alternatif yarattığından, eğitim için şehirlere gelen gençleri ve topluma yavaş yavaş entegre olmaya başlayan azınlıkları etkiledi.
Kitle partisi olarak yola çıkan Baas üyelerinin çoğunluğunu azınlıklar (Aleviler, Dürzîler, Hıristiyanlar vd.) oluşturmaya başladı. Bunun başlıca nedeni, Baas’ın benimsemiş olduğu sosyalist ilkelerdi. Çünkü söz konusu sosyalist ilkeler, Sünni çoğunluğun oluşturduğu yerel burjuvazinin ve tüccarların hâkim olduğu büyük kentlerden daha az destek görmekteydi. Asıl destek, dini azınlıkların daha yoğun olarak yaşadıkları kırsal kesimden gelmekteydi.
Azınlıkların Baas Partisi’ne ilgi göstermelerinin bir başka önemli nedeni ise, Baas’ın Arap milliyetçiliğinin seküler/lâik karakteriydi. Geçmişte Arap milliyetçilik hareketi Sünni İslamcılıkla iç içe geçmişti ve öteki dini azınlık mensubu Arapları, “kusurlu bir Arap” olarak görmekteydi. Dolayısıyla, azınlık mensupları lâik Arap milliyetçiliğini benimseyerek, Sünni kökenlilerin ülkede milliyetçilik yoluyla mutlak hâkimiyet kurma çabalarını bu suretle bertaraf etmek istemişlerdi.
Özellikle 1963 askeri darbesinden itibaren partinin siyasi şubelerine ve Baas hâkimiyetindeki diğer tüm iktidar kurumlarına eleman alımında başta Nusayrîler/Aleviler olmak üzere azınlık mensupları (Dürzîler, İsmaililer ve Hıristiyanlar) tercih edilmişti.
Baas Partisi’nin bir iç darbe ile 1966’da Nusayrî kökenli liderlerin kontrolüne geçmesi ile birlikte, devlet burjuvazisinin önemli kısmını Nusayrîler oluşturmaya başlamıştı.
Bu süreç, 1970’te gerçekleştirdiği darbe sonrası denetimi ele alan Hafız Esad ile birlikte yeni bir aşama kaydetmiştir. Artık subayların % 40’ı Nusayrî’dir. Bankaların idaresi Nusayrîlerin kontrolündedir. Toprak reformunda, toprak dağıtımında Nusayrîler ön planda tutulmaktadır. Özellikle Türkmenlerin toprakları kamulaştırılırken, Nusayrîlere geniş toprakları kullanma hakkı verilmiş, böylece Nusayrîler, Suriye’de zenginleşmeye başlamışlardı. Bu durum Baas Partisi’nin üye aidatlarına da yansımıştı.
Suriye’de Askeri Darbeler Dönemi Nusayrîler
17 Nisan 1946 yılında resmen bağımsız bir devlet olan Suriye’de, ülkenin içerisinde bulunduğu iç ve dış şartlar sonucunda yaşanan demokrasi deneyimi başarısızlıkla sonuçlanmış ve askeri darbeler süreci başlamıştı. Bu başarısızlığın merkezinde ise, daha çok “lider” etrafında üretilen hizipler, dini mezhepler ve kabileler bağlamında şekillenen “siyasa” yer almıştı.
Suriye Ordusu, bağımsızlığın kazanıldığı 1946 yılından sonra, bağımsızlığın sembolü ve ülkedeki en önemli ulusal kurum haline gelmişti. Bu durum, Suriye Ordusu’nun gelecekte siyasette sahip olacağı güç ve etkinliğin halk açısından meşrulaşmasına yardımcı olan en önemli etkenlerden biriydi.
Bağımsızlık sonrasında Humus’taki Askeri Akademi’ye alınanların sayısı artmış; 1950-1960’lı yıllarda başvuruların önemli kısmı dini azınlıklar, alt sınıftan ve kırsal kesimden gelenler tarafından yapılmıştı. 1955’e gelindiğinde ise, astsubayların %65’ini Nusayrî /Alevi unsurlar oluşturmaktaydı.
Baas Partisi iktidarı öncesinde, önemli hiziplerin liderliği genellikle Sünni subayların elindeydi. Bu nedenle, Suriye’nin bağımsızlığını takiben gerçekleşen ilk üç darbenin liderleri Sünni kökenli idi. Özellikle General Edib el-Şişakli (1949-1954) döneminde Askeri Akademi’ye daha ziyade Sünni-Arap Müslümanlar alınmış, azınlık mensuplarının sayısı en az seviyede tutulmuştu. Bu nedenle Suriye- Mısır birliğinin kurulduğu dönemde (1954-1958), orduda Sünni subaylar daha etkili konumda idi.
Ayrılıkçı dönemde (1961-1963) ise, Sünni subaylar güçlerinin doruğuna ulaşmışlardı. Bu süreçte, çoğu Sünni olan üst düzey subayların kendi aralarındaki iktidar mücadelesi nedeniyle gerçekleştirilen “temizlik operasyonu”, ordunun üst kademelerinde Sünnilerin temsil edilme oranını önemli ölçüde azalttı. Boşalan kademelere, azınlık mensubu subayların getirilmesi Baas Partisi’ni ordu içerisinde güçlendirmişti.
Baas İktidarı: Nusayrîlerin Yükselişi, Sünnî- Nusayrî Mücadelesi
Orduda hâkimiyeti ele geçiren Baasçı subaylar, Nasırcı ve Birlik’ten yana bağımsız subaylardan oluşan ittifak, 8 Mart 1963’te “ayrılıkçı rejimi” devirdi. Darbeyi gerçekleştiren Baas Askeri Komitesi’nin 14 üyesinden 5’i Nusayrî / Alevi kökenli idi. Kısa bir süre içinde azınlık mensubu subayların sayısı, Sünnilerin aleyhine yeniden artmaya başladı. Öyle ki, darbe sonrası ordudan tasfiye edilen 700 kadar subayın yerine alınanların yarısının Nusayrî / Alevi kökenliler oluşturmaktaydı. Üstelik Askeri Komite’nin liderliği üç Nusayrî’nin; Muhammed Ümran, Salah Cedid ve Hafız Esad’ın elindeydi.
18 Temmuz 1963’te çoğu Sünni ve Nasırcı subay Albay Cesim Alvan önderliğinde başarısız bir darbe girişimi gerçekleştirdi. Darbeyi kanlı bir operasyonla bastıran subayların büyük bir bölümü azınlık mensubuydu ve sayıca Nusayrîler/Aleviler önde geliyordu. Bu durum, Sünni muhalifler tarafından Baas’ın mezhepçilik yaptığı şeklinde yorumlandı ve bu minvalde yayınlar yapıldı.
Kısa bir süre sonra, Baas Partisi içerisinde güç mücadeleleri ortaya çıktı. Bu iktidar mücadelelerinde bölgecilik ve kabilecilik etkili olmuş; partinin eski sivil kurucuları ile radikal sol akımın etkisindeki genç subaylar arasında mezhepsel farlılıkların da tetiklediği fikri uyuşmazlık meydana gelmişti.
Birinci grupta, Pan- Arabist, Mısır’la tekrar birleşmeyi savunan Mişel Eflak, Selahaddin el- Bitar gibi Baas’ın eski kurucuları ve ideologları ile Ulusal Devrim Komuta Konseyi başkanı Sünni bir general olan Emin el-Hafız bulunmaktaydı. İkinci grupta ise, Hafız Esad, Salah Cedid, Muhammed Ümran gibi Nusayrî /Alevi kökenli subayların başını çektiği “Neo-Baasçı” olarak adlandırılan, Suriye’nin ayrı bir devlet statüsünde ve sosyalist ilkeler doğrultusunda yönetilmesi gerektiğini savunanlar vardı.
Parti’ye sadakat, yerini kişi ya da gruba sadakate bırakmış; orduda disiplin zedelenmişti. 1964’te Sünni General Emin el-Hafız yeniden Başbakan seçildi. Nusayrî /Alevi grup içerisinde Muhammed Ümran’ın, Emin el-Hafız ve Salah Cedid’e karşı başlattığı mücadele, Muhammed Ümran’ın İspanya’ya Büyükelçi göreviyle sürgüne gönderilmesiyle sonuçlandı. Sünni Başbakan Emin el-Hafız Muhammed Ümran’ı Suriye’den uzaklaştırarak Nusayrî /Alevi gruba karşı zafer kazanmışa benziyordu. Kısa bir süre sonra Emin el-Hafız, Nusayrî Genelkurmay Başkanı Salah Cedid’e karşı mücadele başlattı, Hava Kuvvetleri Komutanı General Hafız Esad ise Salah Cedid’e destek verdi.
Neo- Baas İktidarı: Nusayrî Üstünlüğü, Tasfiyeler
Hafız Esad ve Salah Cedid, Nusayrî /Alevi-Dürzî kökenli subayları etraflarında toplayarak konumlarını güçlendirdiler; 23 Şubat 1966’da gerçekleştirdikleri askeri darbe ile iktidara geldiler. Suriye’de üç yıl süren iktidar mücadelesi sonrası gerçekleşen bu darbe çok kanlı oldu.
Darbe sonrası, orduda, bürokraside ve Baas Partisi’ndeki Sünni kökenliler tasfiye edildi; yerlerine çoğunluğunu Nusayrî /Alevi azınlığa mensup Baasçı üyeler getirildi. Bu durum, başta heterodoks Müslümanlar olmak üzere, dini azınlıklara mensup kişilerin Sünniler kıyasla sayıca üstün duruma gelmesine yol açtı.
Yeni hükümet 1 Mart 1966’da, Sünni kökenli Nurettin el-Atasi başkanlığında kuruldu. Gerçek gücü elinde bulunduran Salah Cedid, Devlet Başkanı olmadı. Bunun nedenini Suriye’deki dengeler ile izah etmek mümkündür. Salah Cedid, Nusayrî /Alevi kökenliydi ve Suriye siyaset geleneğinde Devlet Başkanı hep Sünniler olmuştu.
Nusayrî/Alevi-Dürzi kutuplaşması, 8 Eylül 1966’da Selim Hatum tarafından gerçekleştirilen başarısız darbe girişimiyle açığa çıktı. Bunun üzerine, ordudaki ve Baas Partisi’ndeki Dürzi kökenliler tasfiye edildi. Bu darbe girişimini izleyen tasfiye ve tutuklamalar Dürzi cemaatini derinden sarstı.
Suriye’deki yeni rejimin radikalizmi, dış politikada da kendisini gösterdi. Sovyet Rusya’nın yeni Suriye rejimini tanıması, Suriye’yi, SSCB’ye yakınlaştırdı. Suriye, muhafazakâr ve Batı rejimlerine karşı muhalif bir söylem geliştirdi ve İsrail’e karşı daha sert politikalar benimsedi.
Nusayrîler Arasında İktidar Mücadelesi: Cedid ve Esad Hizipleri
1967 Arap- İsrail Savaşı’nın, Arapların yenilgisiyle sonuçlanması Suriye’deki iktidar dengelerini de sarstı. Suriyeli muhalifler yenilgiden Baas rejimini sorumlu tuttu. Suriye Hava Kuvvetleri İsrail tarafından tahrip edilmişti ve bu nedenle Savunma Bakanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Hafız Esad’ın istifa etmesini ve partiden atılmasını savunan sesler yükseldi. H.Esad ise, yaşanan felaketten kendisinin değil, Salih Cedid hükümetinin sorumlu olduğunu öne sürdü. Cedid ve Esad arasında zaten var olan, ordu, dış politika ve sosyo-ekonomi konularındaki fikir ayrılıkları, İsrail karşısındaki yenilgiyle hizipleşmeye dönüştü. H.Esad silahlı kuvvetlerin büyük bir kısmını kontrol altına alırken, S.Cedid de, Baas Parti’nin sivil örgütleri üzerindeki hakimiyetini artırdı. Böylece Suriye’de ikili bir iktidar yapısı ortaya çıktı.
“Esadizm” Ya da Nusayrî İktidarı: Hafız Esad Dönemi
13 Kasım 1970 yılında kansız bir darbe girişimiyle iktidarı ele geçiren Hafız Esad, Suriye’de otuz yıl iktidarda kaldı. Nusayrî /Alevi kökenli H.Esad’ın iktidarı ele geçirmesi ve sonrasında ilk Nusayrî /Alevi Devlet Başkanı olması, ülke nüfusunun %12’sini oluşturan Nusayrî /Alevi azınlığı, ekonomik ve sosyal ayrımcılığa maruz kalan bir dini cemaat olmaktan kurtardı ve yönetimde hâkim duruma getirdi.
Nusayrîlik devletin temel bakış açısının şekillenmesinde başlıca rol oynadığı için, Esad rejimi, aynı zamanda Nusayrî rejimi olarak algılandı ve nitelendirildi. Özellikle orduya ve istihbarat kurumlarına hâkim olan Nusayrîler arasındaki cemaatçi/mezhepçi dayanışma Suriye siyasal sisteminin, dolayısıyla Esad iktidarının devamının temel belirleyicisi oldu.
H.Esad rejimini temelde kişisel, etnik ve akrabalık temelinde kurarken, benzer yapıyı ordu için de geçerli kılmış; silahlı kuvvetler ve istihbarat birimleri içerisindeki kilit pozisyonlara aile üyelerini ve kendisinin de mensubu olduğu Nusayrî /Alevi azınlıkları getirmişti.
Sünni ordu mensuplarının tatmin edilmesi ve azınlıkların ordudaki kilit mevkileri işgal ettiği izleniminin silinmesi için; Sünni kökenli subaylar da önemli görevlerde yer almıştı. Ancak Sünni subaylar şeklen o mevkilerde tutulmuş, hiçbir zaman Nusayrî /Alevi subaylar kadar etkili olamamışlardı.
Orduda ya da bürokraside önemli pozisyonlarda yer alabilmek için sadece Nusayrî /Alevi olmak yetmiyordu. Hafız Esad’ın önde gelen asker yandaşlarının hemen hepsi, Esad ile aynı aşirettendi. Rejimin çekirdek kadrosunda yer alan birçok subay ya aynı aşirete mensuptu ya da aralarında akrabalık ilişkileri vardı. Esad ve ailesinin mensup olduğu Kalbiyah/Kelbiye kabilesi, özellikle Esad ve Mahluf aileleri devletin temel kurumları ve bürokrasideki kilit görevlerin çoğunu ellerinde bulundurmuşlardır.
İktidar yapılanmasında Nusayri/Alevi dayanışması kadar önemli olan diğer bir unsur da “Esad’a kişisel sadakat”ti. Yeni yönetimin önemli kademelerine yapılan atamalarında, mezhepten çok Esad’la kişisel ilişki etkili oluyordu. 1970 yılında önemli görevlere getirilen kişiler, neredeyse Esad iktidarı boyunca değişmeden kalmıştır.
Orduda görev yapan yüksek rütbeli Alevi subaylar ile devlet-ekonomi bürokrasisinin yüksek mevkilerinde bulunan üyeler, rejime sadakat karsısında devlet mülkiyetindeki üretim ve yatırım araçları üzerindeki fiili kullanım yetkisinden yararlanarak, toplumsal mülkiyet üzerinden zenginleşmişlerdir.
Esad, yönetici elit sınıfı oluştururken Sünni çoğunluktan gelecek tepkileri hafifletmek, Nusayrî azınlığa dayalı bir devlet yapılanmasına gitmediğini ve ulusal bir lider olduğunu kanıtlamak için kabinede, orduda ve partideki elit sınıfa Sünni Müslümanlardan birçok isim dâhil etmiştir. Esad’ın tüm başbakanları, savunma bakanları ve dışişleri bakanları Sünni Müslümanlar arasından seçilmişti.
Diğer taraftan Esad uyguladığı liberalleşme programıyla özel sektörü güçlendirerek Sünni burjuvaları kendi tarafına çekmeye ve bu suretle Sünni muhalefeti kontrol altında tutmaya çalışmıştır.
Hafız Esad döneminde zenginleşen Nusayrî subaylar ve aileleri, başta Şamlı Sünniler ve Hıristiyanlar olmak üzere, zengin kentli burjuva sınıfı ile bir çeşit koalisyon kurdu. Bu koalisyon, zamanla Nusayrîlerin egemenliğindeki Baas rejiminin devam etmesinde doğrudan çıkar sahibi oldu.
Esad dönemi Suriye yönetiminin nüfusunun bir kısmı Nusayrî olan Hatay’a ilgisi daha da artmış, Hatay doğumlu Türk vatandaşlarına Suriye’deki üniversitelere sınavsız giriş hakkı tanımış ve burs sağlamıştır.
Beşar Esad Dönemi Nusayrîler
Hafız Esad’ın ordu içerisinde mezhepsel ve akrabalık ilişkileri yoluyla kurmuş olduğu yapı, kendinden sonra iktidar koltuğunda oturan oğlu Beşar Esad döneminde de devam etmiştir. Beşar Esad, Suriye’de babasının kurduğu rejimin temel taşlarını oluşturan ordunun, istihbarat servislerinin, Nusayrî ileri gelenlerinin ve Baas Partisi’ndeki kökleşmiş kadroların desteğini sağlayarak, 10 Temmuz 2000 referandurumunda oyların %97’sini alarak Suriye Devlet Başkanı olmuştur.
Beşar Esed iktidarının başlarında, daha önce hükümette görev almamış ve Batıda eğitim almış bir takım arkadaşlarına yönetimde görev vermişse de, ilerleyen yıllarda Hafız Esad döneminde etkili olan isimleri önemli noktalara getirmiş veya bu isimlerin görevlerine devam etmesini sağlamıştır. Benzer şekilde babası gibi Beşar da yakın çevresinin büyük çoğunluğunu akrabalarından ve Nusayrî ailelerden seçmiştir.
Sünni bir Arap ile evli olan Beşar Esad, Şam’daki Sünni sermaye çevrelerin palazlanma¬sının önünü açmış, yine Sünni ağırlıklı Halep sermayesinin ülke ekonomisindeki başat rolünü koruyup geliştirmesine izin vermiştir. B.Esad, Sünni din adamları çevreleriyle de ilişkilerini güçlendirmiş, Vakıflar Bakanlığı ve Cumhuriyet Müftülüğü’ne rejimin meşrulaştırılması noktasında önemli bir rol verilmiştir.
Etnik, kültürel ve dini milliyetçiliğe ağırlık veren söylemleriyle dikkat çeken Beşar Esad, Cuma namazlarında halkla beraber görünmeyi de ihmal etmemektedir. Bu doğrultudaki en somut adımı da, 2006’da büyük bir projeyle Şam’daki Emevi Camii’nin bütün sanatsal özellikleri dikkate alınan benzerini Halep’te yaptırarak ve orada ilk Cuma namazını kılarak Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler tarafından büyük takdir toplamıştır.
Beşar Esad iktidarının ilk yıllarında, “Şam Baharı” olarak adlandırılan süreçte toplumun her kesimden ilgi ve destek gören, parlamenter demokrasiye geçiş, düşünce özgürlüğü, yolsuzluk ve iltimasçılığın önlenmesi gibi şimdiye kadar tartışılmayan konular üzerinde tartışmışların yapıldığı bir reform süreci yaşanmıştır. B. Esad’ın hem devletin çıkarlarını hem de değişim yönünde artan taleplere bir ölçüde cevap vermek için gerçekleştirdiği reformlar Suriyeli aydınlar tarafından yetersiz bulunmuş; 2001 yılında hükümete bir manifesto sunulmuştur. Bu manifesto, rejimi ciddi anlamda tehdit eden ve yönetimdeki Nusayrîlerin/Alevilerin ve Baas Partisi’nin egemenliğine son verebilecek istekler içermekteydi. Rejim içerisinden sert tepkiler alan hareket, kısa bir süre sonra birçok üyelerinin cezaevine gönderilmesi ve toplantılarına izin verilmesi sonucunda sindirilmiş; devlet içerisindeki reform karşıtı siyasi ve askeri seçkinlerin gücünü açıkça göstermiştir.
Zira, birçok karşı reformcu siyasi ve askeri elitlerin, söz konusu ekonomik sistemden ciddi bir çıkarı vardır. Çoğu Alevi kökenlilerden oluşan bu grubun üyeleri sistemin merkezinde yer alarak, önemli ihale dağıtımlarını, petrol gelirlerini ve Arap monarşilerinden gelen parasal yardımları kontrolleri altından tutmaktadırlar. Dolayısıyla, bu kesim, olası geniş çapta bir liberal reform programa rantiyer yapıdaki sistemi çökerteceği için sıcak bakmamaktadır.
B.Esad’ın azınlıklar ittifakıyla sürdürdüğü Suriye rejimi günümüzde de desteğini büyük ölçüde bu ittifaktan almaktadır. Nitekim olayların patlak verdiği 2011 yılının Mart ayından itibaren, Hristiyan liderler Esad’ı destekleyen açıklamalar yapmış, aynı şekilde Dürzi ve İsmaillerin çoğunlukta olduğu Süveyda, Selamiya ve Masyaf gibi şehirlerde rejim karşıtı gösteriler oldukça sınırlı kalmıştır.
Nusayrî İktidarına Karşı Sünni Muhalefet: Müslüman Kardeşler
Suriye’de Sünni muhafazakar muhalefetinin en güçlü aktörü Müslüman Kardeşler(İhvan) Örgütü’dür. Müslüman Kardeşler, sosyalist, lâik Arap milliyetçisi Baas’ın 1963 yılında bir darbe ile iktidara taşınmasını “dinden dönmek” olarak değerlendirmişti. Her ne kadar Baas iktidarı Müslüman Kardeşler’in gücünü zayıflatılmaya çalışmışsa da, Cemaat ülkedeki Sünni kentlerde ideolojik etkisini kaybetmemiştir.
1970’te Devlet Başkanı olan Hafız Esad, kendisinin de bağlı olduğu Nusayrî /Alevi inancının Müslümanlığın bir parçası olduğunu kanıtlamak ve iktidarını sürdürebilmek için dini meşruiyet arayışına girmiştir. Lübnan’a sürgüne gönderilen İran kökenli bir aileye mensup Şii din adamı Ayetullah Hasan Şirazi’nin 1972’de çıkardığı fetva, Suriye ile Şii dini önderlerin yakınlaşmasını ve Esad rejiminin mezhepsel meşruluğunu kolaylaştırmıştı.
H.Esad döneminde Sünni muhafazakâr kesimle yaşanan ilk büyük kriz, taslak anayasanın 31 Ocak 1973’te ilan edilmesiyle yaşandı. Yeni anayasada, daha önceki anayasalarda yer alan “devletin dini İslam’dır” ibaresine yer verilmemişti. Bu durum, başta Müslüman Kardeşler olmak üzere ülkedeki Sünni muhafazakâr çevreler tarafından protesto edilmişti. Gerginliği azaltmak için H.Esad, anayasaya Devlet Başkanı’nın mutlaka Müslüman olması gerektiğine dair bir madde koydurdu. Ancak bu madde ile Hafız Esad’ın kendisini de Müslüman addetmiş olması, sürtüşmeleri azaltmadı, artırdı. Mart 1973’te yapılan referandumla anayasa %97,6’lık bir oy oranıyla kabul edilmişse de, Nisan ayında Şam ve Halep’te ayaklanmalar çıktı. Kriz, Lübnan Yüksek Şii Konseyi Başkanı İmam Musa el-Sadr’ın fetvasıyla, Nusayrîlerin/Alevilerin, Lübnanlı Şii cemaatinin bir parçası kabul edilmesiyle aşıldı.
Müslüman Kardeşlerin muhalefetini ve eylemlerini hızlandıran en önemli gelişme, Suriye’nin 1976 yılında Lübnan iç savaşı sırasında Filistinlilerin yanında değil de Hıristiyanların yanında savaşması, Müslüman Kardeşlerin muhalefetini ve eylemlerini hızlandıran en önemli gelişme oldu. Lübnan müdahalesinin ardından, Baas Parti liderlerine (Nusayrîler) yönelik suikast ve saldırı girişimleri gerçekleşti.
Hafız Esad Şubat 1978’de yapılan referandumla tekrar Devlet Başkanı seçildi. Ancak bu tarihten sonra, Suriye’de rejim ile Müslüman Kardeşler arasında kanlı çatışmalar yaşandı. Söz konusu çatışmaların ilki Halep’teki askeri akademideki çoğu Nusayrî /Alevi kökenli 83 öğrencinin Haziran 1979’da düzenlenen silahlı bir saldırıda öldürülmesi üzerine çıktı. Hükümet, olaydan Müslüman Kardeşleri sorumlu tuttu ve olaylarının ardından 300 kadar Müslüman Kardeşler üyesi rejim tarafından yakalandı.
Müslüman Kardeşlerin girişimiyle gerçekleştirilen suikastların artması üzerine, Esad yönetimi sert tedbirler almaya başladı. Haziran 1980’de çıkarılan bir kanunla; “Müslüman Kardeşler örgütüne üye olan herkesin idam cezasıyla yargılanacağı” hükmü kabul edildi. Bu kanunun çıkmasıyla birlikte 26 Haziran 1980’de Hafız Esad’a başarısız bir suikast girişiminde bulunuldu. Olayın hemen ertesinde Müslüman Kardeşler’den 550 kişi yakalanarak öldürüldü.
Müslüman Kardeşler ile Baas rejimi arasındaki en kanlı çatışma ise, 2 Şubat 1982’de Hama kentinde patlak verdi. 26 gün süren Hama’daki çatışmalar sırasında çoğunluğu Müslüman yaklaşık 38 bin kişi (farklı kaynaklarda 10.000 hatta 20.000) hayatını kaybetti. Saldırılar sırasında kentteki camilerin önemli bölümü yerle bir edildi, Hama’da üç ay boyunca ezan sesi duyulmadı. 800.000 kadar Suriyeli ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Katliam sonrasında Müslüman Kardeşler, gücünü büyük ölçüde kaybetti; örgüt üyeleri ya da sempatizanları ya yurt dışında kaçtı ya da ülkedeki siyasi faaliyetlerine son verdi.
Bu tarihten sonra, Müslüman Kardeşler zayıflasa da Suriye’de İslamcı hareketlere olan ilgi ve destek devam etti. 1996 yılında Müslüman Kardeşler’in liderliğine sürgünde yaşayan Ali Sadrettin Bayanuni’nin gelmesi, örgütün hem siyasal duruşunda hem de Suriye rejimi ile ilişkilerinde değişim başlattı. Örgüt, 2005 yılında ülkede “liberal bir demokratik sistemin kurulmasını” savunan ve “şiddeti reddeden” açıklamalarda bulundu; ittifaklara katıldı. Böylece Müslüman Kardeşler ile Suriye’de mücadele veren seküler-demokrat reformcu kesim arasında bir işbirliği süreci de başlamış oldu. Aynı dönemde örgütün Amerika ile bağlantıya geçme çabaları da basında yer aldı.
Müslüman Kardeşler‘in Genel Sekreteri Muhammed Tayfur’un Nisan 2011 başında İstanbul’da basına verdiği röportajdan çıkan sonuç ise şöyledir; “Örgüt, İslam Devleti, direniş ve Arap Alevilere yönelik söylemlerinden vazgeçmiş; demokratik bir siyasal sistemi savunmaktadır.”
İran-Suriye İttifakının Mezhep Boyutu: Şii-Nusayrî /Alevi İttifakı
15 Mart 2011 tarihinde patlak veren ayaklanmalardan sonra Suriye’de yaşayan halklar arasında mezhep kimliğinin öne çıkması, İran’ın Beşar Esad’ı desteklemesinin nedenleri arasında; ortak Şii kimliğine dayanan çıkar birlikteliği ve mezhepsel dayanışma olduğu tartışmalarını başlattı.
Mezhepçi dayanışma söyleminin temel varsayımı, Suriye’deki Esad yönetiminin Şii olduğu ön kabulüdür. Hâlbuki tarihsel ve kültürel bağlara rağmen, Nusayrîlik/Alevilik ve Şiilik, süreç içinde oldukça farklılaşmış, Nusayrîlik/Alevilik, Şiiliğin aşırı bir formu olarak görülmüştür. Üstelik, bazı Şii din adamlarının Nusayrîliği/Aleviliği, Şiiliğin meşru bir unsuru olduğunu ilan eden fetvalar yayınlaması, bu kanaatin Şii dünyasının geneline hakim olmasına yetmemiştir. Diğer taraftan, Suriye Baas rejimi, Nusayrî /Alevi toplumunun çıkarlarını Şii dayanışmasında değil, seküler Arap milliyetçiliğinde görmüştür.
Hafız Esad başkanlığında Suriye, 1970’ler boyunca Nusayrî /Alevi inancının On İki İmam Şia’sı tarafından tanınması, Nusayrîlerin gerçek Müslümanlar oldukları yönünde fetva yayınlamaları için çaba sarf etmiş ve böylece Sünni ve diğer dini toplulukların nezdinde dini meşruiyetini sağlamayı amaçlamıştı. 1979’da kurulan İran İslam Cumhuriyeti ile kurduğu yakın ilişki, Esad’ın bu amacına dolaylı yoldan hizmet etmişti.
Sosyalist, lâik Arap milliyetçisi Suriye'nin Baas rejimi ile Humeyni liderliğindeki mollalar yakın bir ilişki içerisinde olmuşlardır. Özellikle İran-Irak Savaşı sırasında(1980-1988)bu ilişki, stratejik ortaklık sınırlarını aşmış, adeta bir kader ortaklığına dönüşmüştü. İran da, Suriye Baas rejimine başkaldıran Müslüman Kardeşler muhalefetine karşı (1980-1982), Hafız Esad yönetimine destek vermişti. Bu durum, İran ve Suriye’nin mezhep ekseninde ittifakı olarak değerlendirilmişti.
Beşar Esad döneminde de Suriye’nin İran ile iyi ilişkileri devam etti. Suriye-İran ittifakı, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ABD tarafından Suriye’nin de“şer ekseni” ülkeler arasında gösterilmesinde etkili oldu. ABD’nin 2003’te Irak’ta Saddam rejimini devirmesinden sonra ülkede ortaya çıkan güçlü Şii örgütlenmeleri, bölgede Şiiliğin yükselişi fikrini daha da kuvvetlendirdi. İlk defa 2004 yılında Ürdün kralı Abdullah, İran’ın bölgede Lübnan, Suriye, Irak ve Körfez ülkelerinde yaşayan Şiileri birleştirerek bir “Şii hilali” kurmaya çalıştığını iddia etti. Bu iddia, 2005’te Ahmedinejad’ın iktidara gelmesi ve devrimci dış politika anlayışını (İsrail ve Batı karşıtı, İslamcı, popülist) canlandırmaya çalışmasıyla daha da görünür hale geldi.
Giderek güçlenen İran-Suriye ittifakının yanı sıra, 2005’ten sonra Irak’ta İran ile bağ¬lantılı Şii siyasi hareketlerin etkili olduğu hükümetlerin kurulması, Ortadoğu’daki güç dengesinin, İran lehine değişmesine neden oldu. Bölgedeki değişen güç dengesi, İran’ın “Şii hilali” oluşturarak bölgede kendi hegemonyasını kurmaya çalıştığından endişelenen, Batı ile iyi ilişkilere sahip, geleneksel ve statükocu Arap rejimlerini rahatsız etti. Aynı dönemde İran’ın nükleer programı ile füze programlarının hızla ilerlemesi bu ülkelerin rahatsızlığını daha da artırdı.
Böylece bir tarafta kendilerine “direniş cephesi” diyen İran, Suriye ve Hizbullah, diğer tarafta statükocu Arap rejimleri, yani Körfez ülkeleri, Ürdün ve Mısır, olmak üzere böl¬gede iki rakip kutup şekillenmeye başladı.
İran’ın bölgesel rakiplerinin ve düşmanlarının hep birlikte bölgedeki tek müttefiki olan Esad yönetimine cephe alması, İranlı elitler arasında İran’ın stratejik çıkarlarına tehdit olarak görülmesine, hatta asıl hedefin İslam Cumhuriyeti olduğu endişesine yol açtı.
Bölgesel kutuplaşmanın, ABD ve İsrail ile İran arasında gerginliğin yükseldiği jeopoli¬tik ortamda, Suriye ile ittifak ilişkisi İran’ın Ortadoğu politikasının en önemli dayanak noktası oldu.
İran, Suriye’de Mart 2011’de başlayan ve kısa sürede rejim karşıtı isyana dönüşen gösterileri, Esad yönetimini devirmek amacıyla dışarıdan tasarlanan yeni bir girişim olarak görmekte ve Suriye rejiminin düşmesi durumunda kendi güvenliğinin de tehlike altına gireceğinden endişelenmektedir. Esad yönetiminin düşmesi durumunda Suriye’de Batı ve muhafazakâr Arap devletleriyle bağlantılı olan bir rejimin kurulması, İran’ın Suriye’yi ve dolayısıyla Hizbullah ve Filistin direniş örgütleri ile bağlantı noktasını kaybetmesiyle sonuçlanması kaçınılmazdır. Keza, Esad yönetiminin devrilmesinin ardından ülkede istikrarın sağlanamaması durumunda, Suriye’nin İsrail karşısındaki duruşu zayıflayacak ve bu durum, özellikle Amerikan güçlerinin Suriye’ye müdahalesinin önünü açacaktır. Böylece İran kendi güvenliğinin dayandığı caydırıcılık unsurlarından en önemlisini, yani ileri savunma hattını kaybedecektir. Buna karşılık İranlı seçkinler arasında Esad yönetiminin iktidarını koruyabileceğine duyulan inanç, İran’ın isyancılara karşı Suriye rejiminin yanında yer almasını sağlamıştır.
Nusayrîlik/Alevilik ile Şiilik arasında ulus aşırı bağların yokluğu ve Nusayrîliğn/Aleviliğin “yerel” niteliği nedeniyle “mezhep ortaklığının” İran’ın Suriye yönetimine verdiği desteği açıklayıcı gücü sınırlıdır. Diğer taraftan, özellikle Beşar Esad döneminde İran’ın, Suriye’de Şiilik propagandası içeren kültürel faaliyetlerinin arttığı da bir gerçektir. Bu kültürel faaliyetler arasında; Suriye’deki kutsal Şii mekanlarının İranlı ziyaretçilerin akınına uğraması, Suriye’deki TV kanallarında Şii geleneklerinin ve inancının anlatılması ve İran yanlısı şeyhlerin programlara katılmalarına izin verilmesi, Suriye tarafından İran’da tahsil görmeleri için öğrencilere burs verilmesi sayılabilir. Ayrıca İran’ın yardım örgütleri aracılığıyla Suriye’de çeşitli faaliyetler yürüttüğü, İran tarafından finanse edilen hastanelerde Suriye halkına ücretsiz sağlık hizmetlerinin sunulduğu ve pek çok İranlı’ya Suriye vatandaşlığı verildiği haberleri de gündemde yer almaktadır.
Esad’ın Hayalet Ordusu: Şebbihalar/Şabihalar
Arapça kelime anlamı hayalet/ hortlak sözcüklerine karşılık gelen “Şebbiha”, Suriye’de güvenlik güçleri ve devlet içerisindeki güçlü bağlantıları nedeniyle yaptıklarının hesabını vermeyen; hukuksuz işler yapan kişiler için kullanılmaktadır. Kendilerine çok hızlı ve görünmeden suç işledikleri için bu adın verildiği de söylenmektedir. Şebbiha üyelerinin %80’i Nusayrîlerden, %20’si ise Suriye’deki diğer etnik unsurların kirli bireylerinden oluşmaktadır.
Hafız Esad dönemi rejim içerisindeki kliklere kendi milis güçlerini kurma izni verilmiş, bu durum resmi güvenlik güçlerine paralel “Şebbiha” denilen silahlı bir yapı kurulmuş ve bu yapı ile ülke içerisindeki gayr-ı meşru karanlık ilişkiler ağı yönetilmiştir. Özellikle Hafız Esad döneminde, Lübnan ve Suriye’deki siyasi muhaliflere yönelik tasfiye operasyonları yürütmek üzere silahlı sivil paramiliter çeteler olarak faaliyet göstermişlerdir.
Hafız Esad’ın dayısının oğlu Nemir Esed tarafından örgütlendiği ifade edilen Şebbiha’dan ilk defa 1975’te Suriye Ordusu’nun Lübnan’a girmesiyle birlikte açıkça bahsedilmeye başlanmış; 1982’de ise Rıfat Esad tarafından ayaklanmaları bastırmak için Şebbihalar’dan yararlanılmıştır.
Sayılarının 9-10 bin civarında olduğu ifade edilen Şebbiha milisleri, Münzir Esad, Hilal Esad, Harun Esad, Emir Esad, Hafız Esad, Ali Esad, Muhammed Esad, Sümer Esad, Suvar Esad ve Fevaz Esad tarafından komuta edilmektedir. Şebbiha milisleri, eğitimsiz, gözü kara, iri cüsseli kişilerden hatta azılı mahkûmlar arasından seçilmektedir.
Grubun kendi içerisinde liderlerini “muallim/ öğretmen” diye çağırdığı ve bunun Suriye istihbaratında şube müdürüne verilen bir ad olduğu ifade edilmektedir. Suriye’deki pek çok gayrı meşru faaliyette rol aldığı ifade edilen grubun, kendilerine karşı mücadele verdiği gerekçesiyle Basil Esad’a suikast tertip ettiği ve trafik kazasından sorumlu olduğu da iddia edilmektedir.
Arap Baharı’nın patlak vermesiyle, uyuyan hücreler/Şebbihalar, Esad’ın kardeşi Mahir Esad tarafından silahlandırılıp eylemlerin yaşandığı bölgelere sevk edilmişlerdir. Şebbihalar, mu-halifleri yıldırmak ve korkutmak amacıyla kullanılmaktadır. Şebbihalar, gösterilerde polis ve ordu güçlerinin yanı sıra konuşlanmakta, sokaklara, evlere ve köylere baskınlar düzenlemektedir. Ağırlıklı olarak Lazkiye, Şam, Humus, Dera, Tartus’ta faaliyet gösteren Şebbihalar, kadın, çocuk, yaşlı farkı gözetmeksizin sivillere kurşun yağdırmakta ve evleri yağmalamaktadırlar.
Yerel kaynaklar, Şebbiha milislerinin son bir yılda en az 2 bin sivili katlettiğini ifade etmektedir. Şebbihalar özellikle Sünnileri hedef almaktadır. İsmini zikredilmesini istemeyen bir muhalif, Şebbiha mensuplarını Nusayrîlere yapılan tarihi haksızlığı düzeltmek için bir mezhep savaşını yürüttüklerini ve Sünnileri Suriye’de toplu imhayı hedeflediklerini söylemektedir.
Rejim kanlı eylemelerinde asker ve El Muhaberat yerine özellikle bu sivil gücü kullanarak, yaşananları ‘sokak çetelerinin çatışması’ olarak göstermektedir.
Genellikle kamuflaj pantolon ve siyah tişört giyen Şebbihaların, ucuz Hollywood filmlerindeki kötü karakterleri andırdığı söylenmektedir. Günlük ihtiyaçları “derin Şam” yönetimince karşılanan Şebbihalar’a Suriye şartlarında rekor denebilecek rakamda, günlük yaklaşık 350 TL ödenmektedir.
Suriye istihbaratı El Muhaberat ve düzenli orduyla sürekli irtibat hâlindeki Şebbihalar göstericilere karşı düzenledikleri asimetrik ve fütursuz saldırılarıyla Esad rejimine zaman kazandırmaktadırlar.
Hula Katliamı’nda Şebbihaların Rolü
25 Mayıs 2012’de, Suriye’de yaklaşık 300 uluslararası gözlemcinin bulunduğu bir zamanda, Hula’da, Suriye rejimine bağlı güçler tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülen bir katliam yaşanmıştır. BM gözlemcileri Hula’da 108 kişinin öldürüldüğünü, öldürülenlerden 49’unun çocuk ve 34’ünün de kadın olduğunu belirtirken, öldürülenlerden bir kısmının ise doğrudan açılan tank ve topçu atışlarıyla yaşamını yitirdiğini rapor etmiştir. Hula katliamını kınayan BM Güvenlik Konseyi, Suriye Ordusu’na bağlı birliklerin katliamda rol oynadığının altını çizmiştir.
Ayrıca Hula’da yaşanan olaylar sırasında kısa mesafeden silahla öldürme ve kesici aletlerin kullanılması ise rejime bağlı paramiliter grupların da katliama karıştıkları yönünde şüpheleri artırmıştır. Nitekim BM Genel Sekreter Yardımcısı Herve Ladsous yaptığı bir açıklamada Şebbiha milislerinin Hula’daki katliama katıldıkları yönünde güçlü şüphelere sahip olduğunu ifade etmiştir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan Suriye raporunda hükümet güçlerinin ve Esad yandaşı Şebbiha milislerinin savaş suçu işledikleri ifade edilmiştir.
Suriye yönetimi ise, Hula katliamına araştırmak için bir komisyon oluşturmuştur. Komisyon başkanı Tuğgeneral Cemal Süleyman soruşturmada ilk bulguların görgü tanıklarının ifadelerine dayandığını ifade ederek; katliamın meydana geldiği Hula'da silah taşımayı reddeden, gösterilere katılmayan, barışçı ailelerin hedef alındığını, saldırının asıl amacının bu bölgeyi devlet kontrolünden çıkarmak olduğunu söylemiş ve muhalifleri sorumlu tutmuştur.
Sonuç: Esad’ın B Planı: Nusayrî Devleti Ya da “Nusayrîstan”
ABD’nin dışarıdan müdahale yoluyla demokrasi adına yaptığı baskı ve tehditler, Suriye’deki rejimi yıkmaya yönelik bir hal almıştır. Suriye’deki mevcut rejimin yıkılması durumunda etnik-mezhepsel çatışmanın yaşanması kaçınılmaz görünmektedir.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, rejimin devrilmesi durumunda Suriye'de oluşacak yapıya yönelik farklı senaryoları da gündeme taşımıştır. Suriye’nin etnik-mezhepsel düzeyde parçalanmışlığı üzerine kurgulanan bu senaryolarda, Esad ailesi ve kabilesinin de dahil olduğu, Lazkiye merkezli bir Nusayrî Devleti’nin ya da Nusayrîstan’ın teşekkül edeceği söylenmektedir.
Londra merkezli Şark El Avsat gazetesi 20 Temmuz 2012 tarihli sayısında, muhaliflerin saldırıları ve uluslararası baskı karşısında sıkışan Beşar Esad’ın bir “B planı” hazırladığını yazdı. İddiaya göre Esad’ın “B planı”, Lazikiye merkezli bir Nusayri/Alevi Devleti kurmak. Gazete, Suriye güvenlik güçlerinin Akdeniz kıyısındaki kentlere; Humus, Hula, El Haffe ve Tiremise'ye yönelik düzenlediği saldırıların bu planın bir parçası olduğunu ve Esad yönetiminin amacının Sünni nüfusu göç ettirip, Nusayri/Alevi nüfusu genişleterek bölgedeki demografik yapıyı değiştirmeye çalıştığını belirtmektedir.
Şebbiha birliklerinin, Nusayrî nüfusun yoğun olarak bulunduğu Lazkiye, Hama ve Humus gibi şehirlerde, zor kullanarak Nusayrî olmayan nüfusu göçe zorladığı haberleri gelmektedir.
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın yakın arkadaşı ve eski danışmanı Eymen Abdül Nur basına verdiği bir demeçte; Rusya’nın, Suriye’de Esad rejiminin son bulması halinde, Esad’ın bağımsız bir Nusayrî/Alevi Devleti kurmasına destek vereceğini kaydetmiştir. Rusya’nın kuruluşuna destek verdiği Nusayri/Alevi Devleti sayesinde Akdeniz’de önemli bir güç haline geleceğini ifade eden Eymen Abdül Nur, bu planın İsrail tarafından da desteklediğini belirtmektedir.
Suriye Birleşik Muhalefet Hareketi’nin konsey üyesi Hamdi Osmanoğlu ise bu durumu şöyle değerlendirmektedir, “Akdeniz boyunca dikey inen şeritte de Nusayrî mezhebi çoğunlukta değilmiş. Oradaki Nusayrî nüfusa güvence verilirse bir katkısı olur mu bilemem. Parçalanmış bir Suriye’ye ABD’nin ve İsrail’in daha sıcak baktıkları” izlenimi yaygın. Üstelik Lazkiye yakınındaki Tartus limanında Rusya’nın deniz üssü var. Bu formül Rusya’nın da işine gelebilir.”
Suriye’deki gelişmelerde aktif bir rol üstlenen Türk hükümetinin Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Lazkiye nüfusunun %67’sinin Sünni, %27’sinin Nusayrî olduğu bilgisinden hareketle, Nusayri/Alevi Devleti’nin kurulmasının söz konusu olmadığını ifade etmektedir. Ayrıca Davutoğlu, Türkiye’nin Suriye yönetimine karşı değişen tavrının Esad’ın Nusayriliği ile ilgisi olmadığının altını çizmekte, Şam yönetimine yönelik mezhepsel bir politika izlenmediğini belirtmekte ve Türkiye’yi en fazla rahatsız eden hususun Şebbiha’lar tarafından gerçekleştirilen katliamlar olduğunu kaydetmektedir.
Diğer taraftan, Türkiye’nin Suriye’de Müslüman Kardeşleri ve dolaylı olarak Sünnileri desteklemesi, Hatay’daki Arap Alevi toplumunun önemli sayılacak bir bölümünün Beşar Esad ve mevcut Suriye hükümetini destekler bir tavır almasına neden olduğu yerel kaynaklar tarafından ifade edilmektedir. Ayrıca yerel kaynaklar, Antakya’da yaşayan Türk ve Arap Sünni kesimin, Arap Alevi komşularının ve hemşerilerinin bu tepkilerini, hiç hoşlarına gitmese de, belirli sınırlar içerisinde doğal karşıladığını, susarak onlara destek verdiğini belirtmektedir.
2 Eylül 2012’de, ”Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır Platformu” tarafından Hatay’da bir yürüyüş düzenlenmiştir. Atatürk, Beşar Esad ve Hz. Ali’nin posterlerini taşıyan 1000 kişilik grup, Arapça ”Kanımız canımız Esad’a feda” ”Suriye halkı yalnız değildir” sloganları atmıştır.
Hatay’da Alevi’siyle, Sünni’siyle herkesin Suriye krizinden rahatsız olduğu aşikâr bir durumdur. Ancak, cevap arayan soru şudur; Nusayri/Alevi Devleti’nin kurulması, Türkiye’deki Nusayrileri nasıl etkiler?
KAYNAKÇA
Başbakanlık Osmanlı Arşivi
1. Bab-ı Ali Evrak Odası: 201/15050; 294/21989; 648/48555;1021/76555.
2. Dâhiliye Mektubi Kalemi: 1355/3; 1993/3; 1670/20; 1958/80.
3. Dâhiliye Şifre Kalemi: 68/8.
4. İrade Dosya Usulü İrade Tasnifi: 66/52.
5. İradeler Meclis-i Mahsus: 130/5563; 114/4867;113/4821.
6. İradeler Mesail-i Mühimme: 76/2173
7. Kâmil Kepeci Defterleri, Cizye Muhasebesi Kalemi:3914.
8. Maarif Nezareti Mektubî Kalemi: 672/48; 437/33; 496/33.
9. Meclis-i Vâlâ Riyâseti Belgeleri: 750/107; 258/20.
10. Meclis-i Vükelâ Mazbataları: 54/37-55/15; 48/32.
11. Sadaret Amedi Kalemi Evrakı:83/17; 5/6.
12. Sadaret Mektubî Kalemi Meclis-i Vâlâ Evrakı:74/84.
13. Sadaret Mektubî Kalemi Umum Vilayet Evrakı: 169/55.
14. Sadaret Mühimme Kalemi Evrakı: 46/19; 757/110; 139/12.
15. Yıldız Başkitabet Dairesi Maruzatı: 58/35.
16. Yıldız Maarif Nezareti Maruzatı: 3/11.
17. Yıldız Mütenevvî Maruzat Evrakı: 77/10.
18. Yıldız Perakende Evrakı Umum Vilayetler Tahriratı: 49/76.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi
1. “Dahiliye Vekaleti Bütçesi'nin 400. faslındaki 10 000 liralık ödenekteki 8000 lirasının Seyhan ve İçel illerindeki Nusayrilere anadili öğretmek üzere CHP Genel Merkezi'ne verilmesi”, Tarih: 05.08.1939, Sayı:116912, Dosya:76-286, Fon Kodu:30. 18.1.2., Yer No:88. 77.. 16
2. “Nusayriler hakkında genel malumat”, Dosya: 3. Büro, Fon Kodu: 490..1.0.0, Yer No:584.17..2.
3. “Türkçe bilmeyen Nusayrilerin çeşitli işlerine harcanmak üzere Seyhan ve İçel illeri kültür ocakları için parti genel merkezine 30 000 lira verilmesi”, Tarih: 27.07.1938, Sayı:93122, Fon Kodu:30..18.1.2., Yer No:84. 68.. 11.
Kitaplar, Makaleler, İnternet Kaynakları
1. “Formation of a breakaway Alawite state may be Assad's 'Plan B' if he loses control of Syrian capital Damascus” , Independent, August 8,2012.
2. “Harte Zeiten Für Syrische Reformer”, http://www. Hennerkirchner/vorlagen/2001/2001h2sr.htm.
3. “İsabat bi ismi’ş Şebbiha tenşuru’l fevza fi’l Lazıkiyye”, http://www.moheet.com, 27 Mart 2011.
4. “Les Ansariens, Sectaires de la Syrie”, Nouvelles Annales des Voyages et des Sciences Géographiques Contenant, Tom. IV, Paris, p. 152-169.
5. “Milişiyat el Şebbiha: Guvvat hassa fevka’l kanun”, Ashaq Al Awsat, 12 Nisan 2011.
6. “Nasairier”, Allgemeine Deutsche Real-Encyklopädie für gebildete Stände, Leipzig ,1830, Vol. 7, s. 936.
7. “Nassairier”, Handwörterbuch der christlichen Religions- und Kirchengeschichte, Halle, 1829, Vol.3,s.200.
8. “Reuters, Şebbiha'nın içine sızdı”, www.timeturk.com, 11 Haziran 2012.
9. “Suriye Hula Katliamı Raporunu Yayınladı”, Hürriyet, 1 Haziran 2012.
10. “Suriye’de Aktörler: Rejim, Muhalefet, Dini Yapı ve Medya”, SETA: Kim Kimdir?, Sayı.3, Şubat 2012, s.12.
11. “Syrian Oppositionist Probes Possibility of Al-Asad Establishing Alawite State”, Al-Sharq al-Awsat, July 20, 2012.
12. “Syriens Geschichte, Militaerregierungen”, http://www.die-wasserpfeifen.de/syrien/syrieninfo06.htm.
13. “Şebbiha, Lazkiye'de Nusayri devleti için düğmeye bastı”, Zaman, 5 Ağustos 2012.
14. 2001.
15. Akdemir, Salih, “Suriye’deki Etnik ve Dini Yapının Siyasi Yapının Oluşmasındaki Rolü”, Avrasya Dosyası Dergisi, ASAM Yayınları, 2000, C.6, Sayı:1, s. 211-213.
16. Aksoy, Erdal, “Nusayrîlerin Sosyal Yapıları ve Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye’de Yaşayan Bu Topluluğa Devletin Yaklaşımları”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı: 54, 2010, ss.199-212.
17. Amanov, Şatlık, “Hafız Esad Dönemi Suriye Dış Politikası”, Ortadoğu Siyasetinde Suriye, (Yay. Haz. Türel Yılmaz- Mehmet Şahin), Ankara: Platin Yay., 2004, ss.191-193.
18. Andrews, Peter Alford, Türkiye’de Etnik Gruplar, İstanbul: Ant Yayınları,1992.
19. Arı, Tayyar, Geçmişten Günümüze Ortadoğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, İstanbul: Alfa Yayınları, 2005,s.463-464.
20. Arıngberg-Laanatza, M., “Türkiye Alevileri-Suriye Alevileri: Benzerlikler ve Farklılıklar”, Alevi Kimliği, (Editör)T. Olsson, E.Özdalga, C.Raudvere, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları,2003, ss. 195-214.
21. Armstrong, Karen, Tanrının Tarihi, Ankara: Ayraç Yayınevi,1999, s.183.
22. Ataman, Muhittin, “Suriye’de İktidar Mücadelesi: Baas Rejimi, Toplumsal Talepler ve Uluslar arası Toplum, SETA Rapor, No.6, Nisan 2012.
23. Balbay, Mustafa, Suriye Raporu, İstanbul: Cumhuriyet Kitap, 2006.
24. Behar, E. Büşra, İktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmi Tarih Tezi’nin Oluşumu, İstanbul: Afa Yayınları, 1996.
25. Bilgili, Ali Sinan-Tozlu, Selahattin-Akbulut, Uğur –Ürkmez, Naim, Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayrîler, Ankara: Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayını, 2010.
26. Bulut, Faik, Ortadoğu’nun Solan Renkleri, İstanbul: Berfin Yayınları,2003.
27. Cesari, Jocelyne, “Syria's Alawi Population”, America Media Abroad, July 20, 2012
28. Champion, Marc, “Syria’s Muslim Brotherhood Rejects Western Intervention”, Wall Street Journal, April 1, 2011
29. Conder, Claude Reignier, Heth and Moab, London: Alexander P. Watt,1889.
30. Çandar, Cengiz, “Suriye 'Kerbela' mı? 'Aleviler' mi? 'Nusayriler' mi?”, Radikal,9 Eylül 2012.
31. Çevikalp, Mesut, “İşte Esed’in ‘Hayalet’ Avcıları: ŞEBBİHA”, Aksiyon, Sayı:901, 13 mart 2012.
32. Daily Press Briefing and guests (Hervé Ladsous and Anthony Banbury) on the occasion of the International Day of UN Peacekeepers, www.unmultimedia.org, May 29, 2012.
33. Demir, Metehan, “Esad ilişkiler iyiyken de Nusayri’ydi”, Hürriyet, 16 Kasım 2011.
34. Die%20Au%DFenpolitik%20Syriens.html#_ftnref21.
35. Dupont,M., “Accounts of the Nesseries, A People Inhabiting the Mountains Near Aleppo”, The Oriental Herald and Journal of General Literature, Vol. V, London: Longman, 1825, p. 639-643;
36. Ehteshami, A. –Hinnebusch, R., Syria and Iran: Middle Powers in a Penetrated Regional System London: Routledge, 1997.
37. El Husseini, Rola, “Hizbollah and the Axis of Refusal: Hamas, Iran and Syria”, Third World Quarterly, Vol.31, No.5,p. 811.
38. Erciyes, Erdem, Ortadoğu Denkleminde Türkiye-Suriye İlişkileri, Istanbul:IQ Kültür Sanat Yayıncılık,2004.
39. Ertürk, Fatih, “Antakyalı bir gazetecinin gözünden; “Aslında Hatay’da neler oluyor…!” http://www.flashaber.com.tr/yazar_detay.php?haber_id=1572&yazar=110
40. Et-Tavil, Muhammed Emin Galib, Nusayriler:Arap Alevilerinin Tarihi,İstanbul, Çivi Yazıları,2000.
41. Eyüboğlu, İsmet Zeki, Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar Mezhepler Tarihi, İstanbul: Der Yayınları,1997.
42. Firro, Kais, “Nusayrîliğin Milliyetçilik ve Milli Devlete Adaptasyonu”, Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiye’de Aleviler, Bektaşîler ve Nusayrîler, Kollektif Eser, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2004,s. 211-212.
43. Gambill, Gary C., “Dossier: The Syrian Muslim Brotherhood”, Mideast Monitor, Vol.1, No. 2, April-May 2006.
44. Gambill, Gary C., “The Political Obstacles to Economic Reform in Syria”, Middle East Intelligence Bulletin, Vol.3, No.7, July 2001.
45. Guys, M., “Observations sur un Mémoire relatif aux moeurs et aux cérémonies religieuses des Nesserié”, (par. F. Dupont), Journal Asiatique, Tom. IX, 1826, pp. 306-315.
46. Hinnebusch, Raymond A., “Syria from ‘authoritarian upgrading’ to revolution,” International Affairs, Vol.88, No.1, January-2012, p.95-113
47. Hinnebusch, Raymond A., Authoritarian Power and State Formation in Bathist Syria: Army, Party and Peasant, Colorado: Westview Press, 1990.
48. Hinnebusch, Raymond A., Syria: Revolution from Above, New York, Curzon Press Limited.,
49. Hourani, Albert, Syria and Lebanon, London, 1946, s.173.
50. https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/sy.html
51. İbas, Selahattin, “Türkiye Suriye İlişkilerinin Tarihi”, Ortadoğu Siyasetinde Suriye, (Yay. Haz. Türel Yılmaz- Mehmet Şahin), Ankara: Platin Yay., 2004.
52. İkinci, Hatice, “Suriye Denilen Ülke Neden Düşmüyor?”, http://habersol.org.tr, 16 Eylül 2012
53. Jowett, William, “Ansari”, Christian Researches in Syria and the Holy Land in 1823 and 1824, London-Boston, 1826, p.50-55.
54. Kaçar, Cengiz, “Tarsus’ta Yasayan Arap Alevi-Nusayrilerin Dini Mekanları/Ziyaret-Türbeler”, Yol Dergisi, Nusayriler Özel Sayı, No: 21, 2003, ss. 51-60.
55. Keser, İnan, Kent Cemaat Etnisite: Adana ve Adana Nusayrîleri Örneğinde Kamusallık, Ankara: Ütopya Yayınevi, 2008.
56. Keser, İnan, Nusayrilik: Arap Aleviliği, Adana: Karahan Kitabevi,2008, s.47.
57. Khalid Sindawi, “Shi’sm and Conversion to Shi’sm in Syria: Prevalance, Circumstances and Causes,” the 9th Annual Herzliya Conference, February-2009.
58. Kifner, John, “Syrian Troops are Said to Battle Rebels Encircled in Central City, New York Times, February 12, 1982.
59. Korkmaz, Esat, Ansiklopedik Alevi- Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2003.
60. Lindholm, Charles, İslami Ortadoğu, Ankara: İmge Yayınevi, 2004.
61. Lobmeyer, Hans Günter, “Suriye: Leviathan’ın Diyarı”, Ortadoğu’da Sivil Toplum Sorunları Der: İbrahim, Ferhad- Wedel, Heidi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1997,s.94.
62. Lyde, Samuel, The Asian Mystery Illustrated in the History, Religion, and Present State of the Ansaireeh or Nusairis of Syria, London: Longmans, 1860, p.3;
63. Ma’oz, Moshe- Yaniv, Avner, Syria Under Assad, London and Sydney: Croom Helm,1986.
64. Ma’oz, Moshe, Asad: Sphinx of Damascus, New York: Weidenfield-Nicolson,1988.
65. Massignon, Louis, “Nusayrîler”, İslam Ansiklopedisi, C. 9, MEB Yayını, 1964, s.365-369.
66. Massignon, Louis, The Passion of al-Hallaj: Mystic and Martyr of Islam, Princeton University Press, 1982.
67. Melikoff, Irene, Uyur İdik Uyardılar, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları, İstanbul: Cem Yayınevi, 1994.
68. Moosa, Matti, Extremist Shiites: The Ghulat Sects, Syracuse, NY: Syracuse University Press, 1988, s. 294.
69. Mufti, Malik, Sovereign Creations: Pan-Arabisim and Poltical Order in Syria and Iraq, London: Cornell University Press, 1996.
70. Olsson, Tord, “Dağlıların ve Şehirlilerin İrfanı’ı, Suriyeli Alevilerin ya da Nusayrilerin Mezhebi”, Alevi Kimliği, T. Olsson, E.Özdalga, C.Raudvere, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları,2003, s.215-237.
71. Orhan, Oytun, “Suriye, Dönüsüm ve Türkiye”, Stratejik Analiz Dergisi, Ankara: ASAM
72. Orhan, Oytun, Suriye Arap Cumhuriyeti, Ankara: ASAM Yayınları, 2006, s.11.
73. Orhan, Oytun, “Küreselleşme Kıskacındaki Suriye’de Reform Hareketi”, Stratejik Analiz, Ankara: ASAM Yayınları C.2, Sayı. 13, Mayıs 2001, ss. 33-39.
74. Orhan, Oytun, “Suriye’de Demokrasi mi İç Savaş mı?: Toplumsal - Siyasal Yapı, Değişim Senaryoları ve Türkiye”, ORSAM: Orta Doğu Analiz, Mayıs 2011, C. 3, Sayı: 29,s.17.
75. Ortaylı, İlber, “Alevilik, Nusayrîlik ve Bâb-ı Âlî”, Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiye’de Aleviler, Bektaşîler ve Nusayrîler, Kollektif Eser, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2004,s. 35-46
76. Önder Ali Tayyar, Türkiye’nin Etnik Yapısı, İstanbul: Pozitif Yayınları,2005.
77. Öz, Mustafa, “Nusayrîyye”, Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiye’de Aleviler Bektaşîler ve Nusayrîler, Kollektif Eser, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2004, ss.181-193.
78. Özbek, Tarık, Nusayri Etnik Kimliğinin İmgesel Oluşumu, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Hatay, 2006.
79. Özdağ,Ümit, “Suriye’de İç Savaş ve Türkiye”, www.21yyte.org, 5 Ekim 2012.
80. Pany, Thomas, “Der junge Löwe umstellt von Wölfen”, http://www.heise.de/tp/r4/artikel/15/15242/1.html.
81. Perthes, Volker, The Political Economy of Syria Under Asad, London: I.B.Tauris, 1997
82. Perthes, Volker, “A Look at Syria’s Upper Class: The Bourgeoisie and the Ba’th,” Middle East
83. Pipes, Daniel, Greater Syria: The History of Ambition, Oxford, 1990.
84. Rouleau, Eric, “The Syrian Enigma: What is the Baath”, New Left Review, No.45, September-October 1967, pp.53–65.
85. Rousseau, J.B.L.J., “Die İsmailiten und Nosairier”, Silvestre de Sacy, Leipzig ,1812, Vol. 4, s.108-142.
86. Rubin, Barry, “Iran: The Rise of a Regional Power,” Middle East Review of International Affairs, Vol.10, No.1, September-2006, pp. 142-151.
87. Saint-Point, Valentine de, La Vérité sur la Syrie par un témoin, Cahiers de France :Nouvelle Série,1929.
88. Saral,Selman Hilmi, “Suriye'deki katliamın adı: Şebbiha”, www.tumhaber.com, 14 Haziran 2012.
89. Seale, Patrick, Asad of Syria: The Struggle for Syria: A Study of Post-War Arab Politics (1945–1958), London, 1965.
90. Seale, Patrick, Asad: The Struggle for the Middle East, University of California Press, 1990.
91. Security Council Press Statement on Attacks in Syria, Department of Public Information, News and Media Division, New York, May 27, 2012.
92. Selim, Mahmud, “eş Şebbihatu fi Suriye: Luğaten ve ıstılahen”, www.almoslim.net, 29 Eylül 2011.
93. Serbest, Yasemin, “Die Aussenpolitik Syriens”, http://www.weltpolitik.net/Regionen/Naher%20u.%20Mittlerer%20Osten/Syrien/Grundlagen/
94. Sertel, Engin, Dini ve Etnik Kimlikleriyle Nusayrîler, Ankara: Ütopya Yayınevi,2005.
95. Sindawi, Khalid, “The Shiite Turn in Syria,” Current Trends in Islamic Ideology, Vol.8, June 23, 2009
96. Sinkaya, Bayram, “Arap Baharı Sürecinde İran’ın Suriye Politikası”, SETA Analiz, Sayı 53, Nisan 2012.
97. Springett, Bernard H., Secret Sects of Syria and Lebanon, London: George Allen and Unwin Ltd.,1922.
98. Şahin, Mehmet, “Şii Jeopolitiği: İran için Fırsatlar ve Engeller,” Akademik Orta Doğu, C.1, No.1, 2006, s.39-55.
99. Şehristânî, Muhammed b. Abdülkerim, Dinler ve Mezhepler Tarihi(el-Milel ve’n-Nihal), İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006
100. Şen, Sabahattin, Ortadoğu’da İdeolojik Bunalım: Suriye Baas Partisi ve İdeolojisi, İstanbul Birey Yayıncılık, 2004.
101. Şentürk, Doğan, Saddam’ın Baas’ı, Ortadoğu’da Arap Birliği Rüyası, İstanbul: Alfa Yayınları, 2003.
102. Şimşek, Hüseyin, “Suriye’deki gelişmelerle gümdeme oturan Nusayrîler”, www.hallac.org
103. Şuşeh, Necah, “Taifetu’ş şebbiha fi Suriye”, Al Bayan, 26 Mayıs 2011.
104. Talhamy, Yvette, “The Fatwas and the Nusayri/Alawis of Syria”, Middle Eastern Studies, March-2010, Vol.46, No.2, pp.175–194.
105. Talhamy, Yvette, “The Nusayrî Leader Isma‘il Khayr Bey and the Ottomans (1854–58)”, Middle Eastern Studies,Vol. 44, November 2008, p.895-908.
106. Tekerek, Tuğba, Suriye’de bir Alevi devleti kurulacak, Taraf, 11 Eylül 2012
107. Tümkaya, Yunus, Farklılığa Rağmen Bir Olmak, İstanbul: Can Yayınları, 2004.
108. Türk, Hüseyin, Anadolu’nun Gizli İnancı/Nusayrilik, İstanbul: Kaknüs Yayınları, 2005.
109. Uluçay, Ömer, Nusayrîlik, İnanç Esasları-Tenasuh (Reenkarnasyon), Adana: Karahan Yayını, 2003
110. Uluçay, Ömer, Arap Aleviliği: Nusayrilik, Adana: Gözde Yayınevi,2010, s.25.
111. Ürkmez, Naim- Efe,Aydın, “Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayriler Hakkında Genel Bilgiler”,Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmalar Dergisi,Sayı.54,2010,s.127-134.
112. Üzüm, İlyas, “Nusayrilik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayını, 2007, C.33, s.272.
113. Van Dam, Nikolas, Suriye’de İktidar Mücadelesi: Esad ve Baas Partisi Yönetiminde Siyaset ve Toplum, İstanbul: İletişim Yayınları,2000.
114. Weismann, Itzchak, “The Politics of Popular Religion: Sufis, Salafis, and Muslim Brothers in 20th Century Hamah,” International Journal of Middle Eastern Studies, No. 37, 2005, pp. 39-58.
115. Wieland, Carsten, “Between Democratic Hope and Centrifugal Fears: Syria’s Unexpected Open-ended Intifada,” International Politics and Society, No.4, April-2011, p.45-60.
116. Yehiav, Ayellet, “The Anti-Iranian Front: Egypt, Saudi Arabia, and Jordan,” Middle East Review of International Affairs, Vol.11, No.1, March-2007, p.6-9.
117. Yılmaz, Nail, Kentin Alevileri, İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2005.
118. Zeydan, Vefa, “Eş Şebbiha: Balaticeti’n nizami’s Suriye”, Al Mesryoon, 31 Mart 2011
119. Zisser, Eyal, “Does Bashar al-Assad Rule Syria?”, The Middle East Quarterly, Vol.10, No: 1, Winter-2003, pp.15-23.
120. Zisser, Eyal, “The Syrian Army: Between the Domestic and the External Fronts”, http://www.meria.idc.ac.il/journal/2001/issue1/jv5n1a1.html.
121. Friedman, Thomas, “Hama Rules”, New York Times, September 21, 2001.
122. Hakan, Ahmet, “Antakya’da sakallı aradım”, Hürriyet, 21 Eylül 2012.
123. “Hama’da Ordu Ayaklanmayı Bastırdı”, Milliyet, 12 Şubat 1982.
124. Fisk, Robert, “Hama”, Times, 19 February 1982.
125. Özdağ, Ümit, “Suriye ve İç Savaş -2”, Yeniçağ, 23 Şubat 2012
126. UNSMIS (Syria), Security Council Report , Monthly Forecast- June 2012
127. “Hatay’da Esad’a destek”, Milliyet, 2 Eylül 2012
128. Şahin, Ömer, “Başbakanlık Rüyam Yok”, Radikal, 20 Eylül 2012.
129. Civaoğlu, Güneri, “Suriye’nın Bir Bileni”, Milliyet, 25 Temmuz 2012.