Hafızanın Meydanları
“Gitseydim, neonaziler kazanmış olacaktı. Bizi zaten göndermek istiyorlardı.” İşte bu yüzden Gülüstan Ayaz, Almanya’da kaldı; oğlunu tek başına büyüttü ve eşinin adının unutulmaması için yıllarca mücadele verdi. Bu mücadelenin sonunda, Ramazan Avcı’nın öldürüldüğü Landwehr İstasyonu’nun önü 2012 yılında “Ramazan Avcı Platz” adını aldı.
Ramazan Avcı Platz’dan Madımak’a…
Hamburg’a ilk geldiğimiz günlerdi. Her şey yabancıydı; sokaklar, insanlar ve hatta durak isimleri… Eşimle kızımızın okuluna gitmeye çalışıyorduk. Burgstraße yönüne giden otobüste, duraklar birer birer anons edilirken bir isim duyduk:
“Ramazan Avcı Platz.”
Eşimle birbirimize baktık.
“Ramazan Avcı mı dedi?” diye sorduk birbirimize.
Sonra, “Yok canım, değildir herhalde.” dedik.
Otobüs durakta durunca gözümüz büyük meydana ilişti. Kocaman bir tabelada “Ramazan Avcı” yazıyordu. Altında ise bir doğum tarihi ve bir ölüm tarihi vardı. Bir mezar taşını hatırlatan iki tarih… O ana kadar Ramazan Avcı ismini hiç duymamıştık.
Eşim merakla, “Kimmiş acaba bu adam? Koskoca meydana adı verilmiş,” dedi.
Telefonuma sarıldım ve birkaç dakika sonra, bilmediğim bir tarihle, bilmediğim bir acıyla yüzleştim.
Ramazan Avcı, 21 Aralık 1985 gecesi Hamburg’un Landwehr semtinde, neonazi bir grubun ırkçı saldırısına uğramıştı. Ağır şekilde darp edilmiş, üç gün sonra, henüz 26 yaşındayken yaşamını yitirmişti. Üstelik birkaç gün sonra doğacak oğlunu hiç görememişti. Evden çıkarken hamile eşine söylediği son söz, “En geç bir saate dönerim,” olmuş ama gelin görün ki döndüğü yer ne yazık ki hastane olmuştu.
Yıllar sonra eşi Gülüstan Ayaz’ın söylediği bir cümle, okuduklarım arasında en çok içime işleyen cümleydi:
“Ramazan öldüğünde, benim de içimde çok şey öldü.”
Bu duygu dolu cümlenin ardından ekliyordu: “Gitseydim, neonaziler kazanmış olacaktı. Bizi zaten göndermek istiyorlardı.” İşte bu yüzden Gülüstan Ayaz, Almanya’da kaldı; oğlunu tek başına büyüttü ve eşinin adının unutulmaması için yıllarca mücadele verdi.
Bu mücadelenin sonunda, Ramazan Avcı’nın öldürüldüğü Landwehr İstasyonu’nun önü 2012 yılında “Ramazan Avcı Platz” adını aldı. Yıllar içinde meydan yalnızca bir isim tabelasından ibaret kalmadı; anıtlarla, bilgilendirme panolarıyla ve insanların durup düşünebileceği bir hafıza mekanına dönüştürüldü çünkü Hamburg, acıyı saklamak yerine görünür kılmayı seçmişti.
Aradan zaman geçti.
Bir gün yolum Altona Müzesi’ne düştü.
Müzeyi gezerken denizcilik tarihinden kentin kültürel dönüşümüne kadar pek çok katmanı dolaştım fakat bir bölümde karşıma yine tanıdık bir görüntü çıktı.
Türkçe isimler…
Altlarında doğum ve ölüm tarihleri…
İlk anda anlam veremedim.
Kırık Almancam ve yaptığım küçük Google aramaları sayesinde öğrendim ki bunlar, Almanya’da ırkçı saldırılar sonucu hayatını kaybeden göçmenlerdi.
Müze, onlar için bir hafıza alanı oluşturmuştu.
Fotoğraflar, gazete kupürleri, resmi belgeler, video kayıtları, katledilen insanların yakınlarıyla yapılmış röportajlar, milletvekillerinin, akademisyenlerin, sivil toplum temsilcilerinin değerlendirmeleri…
Hepsi tek bir şeyi anlatıyordu:
“Unutursak bu acılar, tekrar eder.”
Bundan sebep en çok da Alman toplumunun kendi tarihindeki karanlık sayfaları gelecek kuşaklardan saklamak yerine onlarla yüzleşmeyi tercih etmesi etkiledi beni çünkü toplumsal hafıza ancak acılarla da yüzleşilebildiğinde gerçek anlamda oluşabiliyor.
Bu yıl da takvimde 2 Temmuz günü yaşandı, geçti gitti.
Ama bu yıl, Sivas Katliamının üzerinden 33 yıl geçti.
Madımak Oteli’nde 33 aydın, sanatçı, genç ve çocuk yakılarak katledildi. Birçok fail, zaman aşımı kararları nedeniyle hak ettikleri cezaları almadan yaşamlarına devam etti. Buna karşın hayatını kaybedenlerin aileleri için zaman aynı hızda geçmedi. Onlardan yalnızca sevdikleri değil, koskoca bir ömür çalındı.
Hamburg’da her yıl olduğu gibi bu yıl da Sivas’ı unutturmamak için çeşitli anma etkinlikleri düzenlenecek.
Bu yazıyı yazarken ister istemez Ramazan Avcı Meydanı’nı ve Altona Müzesi’ndeki hafıza bölümünü anımsıyorum.
Acaba biz de kendi acılarımızla aynı cesaretle yüzleşebiliyor muyuz? diye soruyorum kendime.
Sonra sorduğum bu soruyu bir yurttaş olarak şöyle yanıtlıyorum: Madımak Oteli yalnızca geçmişte yaşanmış acı bir olayın mekanı olmamalı; gelecek kuşakların, nefretin nelere yol açabileceğini görebilecekleri gerçek bir toplumsal hafıza müzesine dönüşmeli çünkü yüzleşilmeyen acılar unutulmuyor; yalnızca sessizleşiyor. Sessizlik ise çoğu zaman yeni acıları doğuruyor.
Tarihe tanıklık etmek yalnızca zaferleri anlatmak değildir.
Tarihe güzel bir miras bırakmak, geçmişimizin karanlık sayfalarını da dürüstçe gösterebilmektir.
Hamburg’un bir meydanında, bir müzenin sessiz koridorlarında kendi kendime bunları fısıldarken sizleri de ortak ediyorum temennilerime.
Dilerim bir gün aynı cesareti kendi hafızamız için de gösterebiliriz çünkü ancak geçmişiyle yüzleşebilen toplumlar, geleceği gerçekten değiştirebilir.