Kıbrıs Dosyası : NATO ve Kıbrıs Barış Harekatı
İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini alır” şeklindeki açıklaması, Türkiye’nin Amerikan ve NATO siyasetine, özellikle de Johnson mektubuna tepkisinin özeti oldu. Sonrasında Türkiye, doğrudan kendi ulusal çıkarına uygun bir dış politika izleme arayışına girdi.
Giriş
18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya birlikte üye yapılan Türkiye ve Yunanistan arasında İttifak içinde her zaman bir denge gözetilmek istenmiştir. Örneğin ABD’nin dış yardımlarda bu iki ülkeye uyguladığı 7’ye 10 dengesi, neredeyse tüm müttefikler için bir norm teşkil etmiştir. Türkiye’yi yönetenler; NATO’yu sadece bir ittifak olarak görmemişler, bilakis ABD ve diğer NATO üyesi ülkelerden yardım almasını sağlayan, Türkiye’yi resmen Avrupalı devletler arasına katan uluslararası en önemli örgüt olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda Türkiye, NATO’ya katılmasıyla birlikte dış politikasında tamamen NATO ve özellikle de Amerikan çizgisine yakın bir ülke haline gelmiştir.
1950’lerde Türkiye’nin Kıbrıs politikası Şükrü Sina Gürel’in ifadesiyle; “...İngiltere’ninkinden ayrı bir politika saptamadan, adanın statüsünde bir değişiklik yapılmaması gerektiğini savunmak; eğer statü değişikliği söz konusu olacaksa, bunda Türkiye’nin de söz sahibi olması gerektiğini açıklamak...” idi. Bu arada Yunanistan’ın Kıbrıs sorununu İngiltere’ye rağmen Birleşmiş Milletler’e götürmesini onaylayan ABD, İngiltere’nin Mısır’daki askeri varlığını Kıbrıs’a nakletme kararı üzerine, bu ülkenin adadaki askeri varlığını destekleyici bir tutum takınırken, Yunanistan’a destek vermekten kaçınmış, adaya NATO perspektifinden bakmayı yeğledi.
Öte yandan Kıbrıs sorunu bir Türk-Yunan anlaşmazlığına dönüştükçe, NATO; “İttifak’ın Güneydoğu kanadının bütünlüğü” çerçevesinde konuyu değerlendirdi ve büyümemesi için çaba harcadı. (Fuller ve Lesser, 1993, s.12). NATO ve ABD, 1959 Londra ve Zürich Anlaşmaları ile sorunun “Türkiye ve Yunanistan’ın kabul edebilecekleri” formülasyon çerçevesinde çözümü için tarafları ikna etme gayretinde oldu (Sönmezoğlu, 2000, s.82). NATO her iki müttefiki de mümkün olduğunca ortak bir noktada tutmaya çalıştı. Türkiye de 1960’lı yılların başından itibaren tırmanışa geçen Kıbrıs’taki olaylara kadar, NATO, İngiltere ve ABD ile uyumlu bir Kıbrıs politikası izlemekle yetiniyordu. politikası izlemekle yetiniyordu.
Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Antlaşma:
Türkiye’yi NATO’ya götüren yolda atılan önemli bir adım olan “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Antlaşma” metni, 12 Temmuz 1947 tarihinde taraflarca imza altına alınmıştır. Türk yetkililer, bu anlaşmayı sevinçle karşıladılar. Bu kapsamda, antlaşmanın yardımların amacı dışında kullanılamayacağı (“Türk Hükümeti yapılan yardımı tahsis edilmiş bulunduğu gayeler uğrunda kullanacaktır. Sorumluluklarının icrası sırasında görevini serbestçe yapabilmesini mümkün kılabilmek için, bu Hükümet, Misyon Şefine ve temsilcilerine, yapılan yardımın kullanılışı ve ilerleyişi hakkında rapor, malûmat ve müşahede şeklinde isteyebileceği her türlü kolaylık ve yardımı sağlayacaktır.” (Tunçkanat, 2006, s.136)) ifadesi üzerinde fazlaca durmadılar.
İmzalandığı dönemde İsmet İnönü’nün bile alkışladığı Türk egemenlik haklarıyla bağdaşmayan bu maddenin ne anlam ifade ettiği ancak 1964 yılındaki Johnson mektubuyla anlaşılabildi. Kaderin ironik bir yansıması olarak da 1947’de İnönü tarafından imzalanan bu antlaşmasının menfi etkisi yine bir İnönü hükümeti döneminde, Kıbrıs’ta gerginliğin arttığı yıllarda görüldü.
Kıbrıs’ta Gerginliğin Artması:
1962 Küba Krizi’nin atlatılması sonrasında, 1963 yılında Kıbrıs’ta başlayan olaylar Türk-Amerikan ilişkilerini giderek artan biçimde derinden etkilemiştir (Torun, 2005, s.241). Rum kesimi, 20-21 Aralık 1963 tarihlerinde Enosis’i gerçekleştirmek amacıyla Akritas Planı’nı uygulamaya sokmuştur. Adadaki Türk toplumuna yönelik Rum saldırılarına karşı Türk uçakları 25 Aralık 1963 tarihinde Lefkoşa üzerinde ihtar uçuşları yapmıştır. Aynı tarihte Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, ABD Başkanı Johnson’a bir mektup göndererek, Ada’daki katliamın durdurulması için Rumlara baskı yapmasını istemiştir (Akalın, 2011, s.103-104). Johnson, yuvarlak ifadelerin yer aldığı bir cevabî mektupla “tarafsızlığını” korumuştur.
Yine de bu dönemdeki Türk-Rum gerginliğini tırmandıran olaylar Lyndon Johnson liderliğindeki ABD yönetimi tarafından dikkatle takip edildi. ABD, Kıbrıs’ta hem iç savaşın çıkabileceğinden endişe etmiş hem de böyle bir durumun gelişmesi halinde Sovyetlerin adaya müdahalede bulunabileceği üzerine hesaplar yapmayı ihmal etmedi.
Ada’da gerginliğin artması ve Türk Jetlerinin ihtar uçuşları yapmalarından hemen sonra, 15 Ocak 1964 Londra Konferansı’nda İngiltere adada güvenliğin sağlanması için NATO kuvvetlerini kullanmayı önerdi ancak Makarios bunu ısrarla reddetti. Buna rağmen 31 Ocak 1964 tarihinde NATO çerçevesinde oluşturulan Anglo-Amerikan Planı taraflara sunulmuştur. Yaklaşık 1.200 Amerikan askerinin de yer olacağı 10.000 kişilik bir NATO barış gücü oluşturulmasını öngören plan 1 Şubat 1964 tarihinde Yunanistan ve antlaşmalardan doğan haklar saklı kalmak üzere Türkiye tarafından kabul edildi. Bunun üzerine, NATO kuvvetinin adadaki statükoyu pekiştirecek bir rol üstlenebileceğini gören Makarios; Sovyet askerlerinin de görev yapmasını istediği BM Barış Gücü’nün adada görev yapmasını tercih etti. 4 Mart tarihli Güvenlik Konseyi kararı ile oluşturulan BM Barış Gücü ancak 17 Mart 1964 tarihinde fiilen işlerlik kazansa da çatışmaları durduramadı.
Çatışmaların yeniden alevlendi. Amerikan Dışişleri Bakan yardımcısı George Bull Ankara’ya geldi.
İnönü’yü tek taraflı bir harekete girişmekten alıkoymaya çalıştı. NATO da, iki müttefikinin ilişkilerinde baş gösteren gerginliği yatıştırmak için Genel Sekreter seviyesinde Kıbrıs Sorunu için angaje olmaya devam etti. Genel Sekreter Manlio Brosio, Ankara ve Atina’yı ziyaret etti (NATO enformasyon, 1971, s.47).
Bununla birlikte NATO’nun Makarios’un hamlesiyle Kıbrıs Sorununda pasifize edilmesi üzerine İnönü Hükümeti tarafından Makarios’a bir mesaj gönderdi ve Türklere yönelik silahlı saldırıların durdurulmasını istedi. Saldırılar durmazsa, adadaki Türklerin güvenliğinin Türkiye tarafından doğrudan korunacağını bildirdi. Böylece Kıbrıs Rum yönetimine askeri müdahale mesajı iletilmiş oldu. Hükümet, 16 Mart 1963 tarihinde TBMM’den “gerekli gördüğü takdirde Ada’ya askeri müdahalede bulunma” yetkisini aldı (Akalın, 2011, s.104).
Kıbrıs’a BM gücünün gelmesinin ardından ABD sorunun dışına çıkmak istedi. Johnson, 29 Nisan 1964 tarihinde Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’i kabulünde “bizim tercih ettiğimiz bir çözüm yok, kimseye zarar vermeyecek kalıcı bir çözüm bekliyoruz” sözleriyle Amerikan bakış açısını özetledi.
1 Haziran’da Rum tarafının bir ordu oluşturma ve silahlanma kararı alması üzerine, Türk Hükümeti 2 Haziran’da adaya müdahale kararı aldı. Başbakan İnönü, 4 Haziran’da ABD Büyükelçisini durumdan haberdar etti.
Bu arada Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nde de belirgin bir askeri hareketlilik gözleniyordu (Sönmezoğlu, 2000, s.92).
Johnson Mektubu:
Bu gelişmeler üzerine, ABD Başkanı Johnson imzalı şifreli teleksle gönderilen bir mektup Ankara Büyükelçisi Raymond A. Hare aracılığı ile 5 Haziran’da İnönü’ye iletildi. Zürich Antlaşmasına göre Türkiye’nin adaya yönelik garantörlük haklarını hiçe sayan bir üslupla kaleme alınan mektupta; Türkiye’nin adaya müdahalesi sonucunda Sovyetlerin taraf olması halinde, NATO’nun 5. Madde güvenlik garantisinin Türkiye lehine işletilemeyeceği vurgulanıyordu. Ayrıca 12 Temmuz 1947 tarihli yardım antlaşması çerçevesinde Türkiye’ye verilen askeri malzemenin Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtiliyordu (Tunçkanat, 2006, s135-138).
Mektuba ilaveten, dönemin NATO Başkomutanı (SACEUR) General Lyman Lemnitzer de Paris’ten gelerek, Türkiye’nin adaya müdahale gibi bir konuda karar almadan önce mutlaka müttefiklerine danışması gerektiği yönünde telkinlerde bulundu (Sönmezoğlu, 2000, s.88). Bu temasların ardından yapılan kabine toplantısı sonrasında da Türk Hükümeti sözcüsü hükümetin Kıbrıs’a müdahaleyi şimdilik ertelediğini duyurdu. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önleyen Johnson mektubu, zor günler geçirmekte olan Ada Türklerine o dönemde yardım edilememesi sonucunu doğurdu.
Johnson Mektubuna Türkiye’nin Cevabı
Türkiye’nin bu mektup karşısındaki tutumu reaksiyoner oldu. İnönü, 13 Haziran 1964 tarihinde Johnson’a yolladığı cevabî mektupta; “Mesajınız gerek yazılış tarzı gerek içerik bakımından Türkiye gibi bir müttefikinize karşı hayal kırıcı olmuştur. ABD’ye danıştık, danışmaya devam edeceğiz. ABD, Türklerin hak ve çıkarlarını koruyacağını ve Makarios’a dersinin verileceğini söylemişti ancak bu olmadı… NATO ülkelerinin bir saldırı karşısında Türkiye’nin yardımına gelmeyebilecekleri görüşü, Türkiye için büyük bir üzüntü kaynağı olmuştur…” ifadelerine yer verdi.
Türkiye, Batı ittifakının bir üyesi olarak artık her koşulda desteklenmeyeceğini, ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği müddetçe bir değerinin olabileceğini gördü. Mektupla birlikte NATO’nun ne getirip ne götürdüğü hususu Türk kamuoyunda tartışılmaya başlandı (Bölme, 2012, s.234-235). Johnson bu mektupla Sovyetlere karşı Türkiye’yi yalnız bırakmakla tehdit etmişti. Bu Türk insanında büyük bir ihanete uğramışlık hissi doğurdu (Rustow, 1987, s.95).
Türkiye’nin NATO’dan çıkması gerektiğini, gelinen aşamada NATO’ya artık ihtiyaç kalmadığını savunan görüşler daha açık ve güçlü biçimde dile getirilmeye başlandı (Akalın, 2011, s.107). İnönü’nün 22-23 Haziran 1964 tarihlerinde gerçekleştirdiği ABD ziyareti de beklenen Amerikan desteğini sağlayamadı. Neticede İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini alır” şeklindeki açıklaması, Türkiye’nin Amerikan ve NATO siyasetine, özellikle de Johnson mektubuna tepkisinin özeti oldu. Sonrasında Türkiye, doğrudan kendi ulusal çıkarına uygun bir dış politika izleme arayışına girdi.
ABD ile İlişkilerde Yeni Bir Dönem Başlıyor
1956 Süveyş Kanalı hadisesi, Türkiye-Suriye gerginliği, 1958’de Amerikalıların Lübnan’a müdahalesi, 1962’deki Küba Krizi’nin sonrasında Jüpiter füzelerinin sökülmesi gibi önemli olaylara yönelik Türk dış politikası, NATO müttefikliğinin bir gereği olduğu düşüncesiyle, Amerikan çizgisiyle uyumluluğunu korudu. Ancak, 1963 Kıbrıs Krizi ve devamında ABD’nin hiç de Türkiye’nin durumunu destekler bir pozisyon içinde olmaması, üstelik Johnson’un mektubuyla Türkiye’nin ‘elini kolunu bağlaması’, Türkiye’nin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğunu ve büyük bir devletle ilişkilerin zorluğunu göstermesi yönüyle öğreticiydi. Mektup sonrasında Türk dış politikasında kayıtsız-şartsız Amerikan politikalarına bağlılık yerini çok yönlülüğe ve çok taraflılığa bıraktı (Çandar, 2001, s.184).
Bunun bir uzantısı olarak Türkiye, 1965 yılının Eylül ayındaki BM Genel Kurulu görüşmelerinde ABD’nin Vietnam’da kuvvete başvurmasına karşı çıktığını açıkladı. Aynı yıl Amerikan nükleer savaş gemisi Savannah’ın İstanbul liman ziyareti kabul edilmezken, Amerikan savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkmasından duyulan rahatsızlık ABD’ye iletildi (Akalın, 2011, s.108-115). 1965 yılının Aralık ayında, BM Genel Kurulunda üçüncü dünya ülkelerine yakın politika izleyen Türkiye, ABD’nin muhalefetine rağmen Çin’i tanıdı.
Türk kamuoyunda canlanan Amerikan aleyhtarı tutum nedeniyle, Türk-Amerikan ikili antlaşmalarının yeniden düzenlenmesi istendi. Türkiye’deki Amerikan personelinin sayısı azaltıldı (Sönmezoğlu vd, 1996, s.436). 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında ve Lübnan’daki karışıklık esnasında ABD’nin üsleri kullanmasına izin vermedi. BM’de İsrail’in savaş öncesi sınırlara çekilmesini öngören tasarıyı destekledi. Takiben 3 Temmuz 1969 tarihinde imzalanan Savunma İş birliği Antlaşması (OSİA) ile üslerin denetimi Türkiye’ye geçti (Torun, 2005, s.241).
Barış Harekâtı Öncesinde Türkiye, NATO’yla Arasına Mesafe Koyuyor
Türk Hükümeti, Çok Taraflı Nükleer Güç (Multilateral Nuclear Forces-MLF) oluşumuna katılmadı.
Bu kapsamda Amerikan Muhribi Ricketts’te görevli 11 Türk denizcisini Türkiye geri çekti. NATO MLF projesine daveti reddeden Türkiye, bir bakıma artık NATO’nun her dediğini tasdik etmeyeceğini vurgulamış oldu. Kıbrıs’la bağlantılı olarak Türkiye’nin NATO’ya ve ABD’ye mesafeli duruşu, dış ilişkilerinde nerede duracağına da etki etmeye başladı.
Türkiye Sovyetler Birliği’ni tahrik etmemeyi önceliğine alarak bu ülkeyle iyi komşuluk ilişkisine dayalı bir politika izlemeye başladı. Dönemin Başbakanı Demirel’in Moskova ziyaretiyle birlikte, iki ülke arasındaki düşmanlık duyguları yumuşama eğilimini girdi. Nitekim bu politika değişikliği beraberinde SSCB’nin Türkiye’ye ekonomik yardımını getirdi (Uslu, 2000, s.174-180).
Öte yandan 1967 Kıbrıs olayları esnasında Demirel Hükümeti, taksim fırsatını kaçırdığı ve NATO’nun baskısı nedeniyle Kıbrıs’a müdahale etmediği iddialarıyla eleştirilmeye başlandı. Sol akımlar, NATO üyeliğinin Türkiye’nin özgürlüğünü, bağımsızlığını ve egemenlik hakkını zedelediğini, olası bir Sovyet saldırısı karşısında ABD ve NATO’nun Türkiye’nin yardımına gelmeyeceğini savunur oldular. Bu yıllarda “Türkiye’nin NATO’da ne işi var?” soruları ayyuka çıktı.
İstanbul, Dolmabahçe’deki 6.Filo Karşıtı Protestolar, 1969
Artan Amerikan karşıtlığı Akdeniz’deki 6. Filonun İstanbul ziyaretinde iyice kendini gösterdi. NATO devletleri arasında yaygın bir uygulamalardan biri olan bu liman ziyareti, Türk siyasi hayatındaki çekişmelerin merkezine taşındı. Özellikle sol görüşlü öğrencilerin liman ziyaretlerinde Amerikan askerlerine saldırması, bazılarını denize atması iki ülke arasında gerginliğe neden oldu.
Kıbrıs Barış Harekâtı
Kıbrıs Barış Harekatı’nda bir hücum harekâtı, 1974
1968-1974 yıllarında Ada’ya belirli oranda bir sakinlik hâkim oldu. Esas sorun Atina ile Makarios arasında patlak verdi. Yunan askerleri Kıbrıs’tan ayrıldı. Makarios da kendisine tehdit gördüğü Yunan baskısından kurtulmuş oldu. Bu çekişmenin dışında kalan Türkiye, NATO içerisinde Yunanistan’la iyi geçinmeyi tercih etti. Böylece 1974 yılına kadar iki ülke özellikle Ada konusunda bir sorun yaşamadılar.
Ancak Yunanistan’da; iktidarı Albaylar Cuntası’nın ele geçirmesi ve Cuntanın da Enosis için izlenecek yol konusunda Makarios ile aynı düşüncede olması neticesinde, Ada Türklerinin Rumlar tarafından katledilme tehlikesinin artmasından dolayı, Kıbrıs’a Türkiye’nin müdahale etme şartlarını tekrar gündeme taşıdı. Bu arada NATO da Kıbrıs’taki darbeye karşı çıktı. Darbeye karışan Yunan subayların Kıbrıs’tan ayrılmalarını ve Makarios’un yeniden başa geçmesi istedi.
Ancak Yunanistan’da; iktidarı Albaylar Cuntası’nın ele geçirmesi ve Cuntanın da enosis için izlenecek yol konusunda Makarios ile aynı düşüncede olması neticesinde, Ada Türklerinin Rumlar tarafından katledilme tehlikesinin artmasından dolayı, Kıbrıs’a Türkiye’nin müdahale etme şartlarını tekrar gündeme taşıdı. Bu arada NATO da Kıbrıs’taki darbeye karşı çıktı. Darbeye karışan Yunan subayların Kıbrıs’tan ayrılmalarını ve Makarios’un yeniden başa geçmesi istedi.
Bu dönemde Yunan yöneticileri ve kamuoyunda, ABD’nin ve özellikle Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in Türkiye’nin giriştiği harekâtı onayladığı yönünde bir kanaat hâkim oldu.
Nihayetinde adada ateşkes sağlandığında, yeni kurulan Konstantin Karamanlis Hükümeti de Yunanistan’ın, NATO’nun askeri kanadından çekildiğini açıkladı. Yunanistan aslında NATO'nun çözüm üretme konusundaki çekimserliğine kızgındı. Resmi gerekçe, Kıbrıs’ın “bir müttefik olan Türkiye’nin, ABD’nin NATO amaçlarına yönelik olarak verdiği silahları kullanarak Kıbrıs’ı işgalini protesto etmek” üzerine kurgulandı (Sönmezoğlu, 2000, s.121). NATO üyeleri ise başta ABD olmak üzere siyasi arabuluculuk düzeyinde yetersiz ve çaresiz kalmışlardı.
Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadından çekilmesini Moskova memnuniyetle karşıladı. Moskova-Atina eksenindeki temaslar ivme kazandı. Öte yandan Moskova ile Ankara arasında Kıbrıs konusunda fikir ayrılığı çıktı. Sovyetler adada iki ulusun varlığını kabul etmekle beraber tek devletli çözümden yanaydılar. Türkiye’nin taksim fikrine sıcak bakmıyorlardı. Moskova, adanın Makarios tarafından yönetilmesi ve böylece Kıbrıs’ın NATO’dan uzak durması arzusuyla hareket etmeye başladı.
Barış Harekâtı Sonrasında Türkiye ile NATO ve ABD Arasındaki İlişkiler Bozuluyor:
Türkiye’nin Kıbrıs’ta icra ettiği barış harekâtı bir yönüyle sadece Yunanistan’a karşı yapılmamıştı. Aynı zamanda bu harekâtın yapılmasına Johnson mektubuyla engel olan ABD’ye karşı da kesin bir tavır göstermek için de yapılmıştı denebilir.
Ecevit-Erbakan Koalisyon Hükümeti, Kıbrıs konusunda ABD’den ve NATO’nun baskılarından bağımsız hareket etti. ABD, Türkiye’nin birinci harekâtına karşı oldukça dikkatli bir dil kullanırken, ikinci harekât sonrasında çok daha eleştirel bir dil kullanmışlardı. Öte yandan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Robert Anderson, Türkiye’nin askeri müdahalesini esefle karşıladıklarını, fakat aynı şekilde bu müdahaleye yol açan Rum eylemlerini engelleyemeyen Yunanistan’ı da kınadıklarını açıklamayı gerekli görmüştü. Her halükârda, iki müttefik ülke olan Türkiye ve Yunanistan’ı, Ege’de harbin eşiğine getiren gelişmeler, Amerika’da huzursuzluk ve endişe yarattı (Baytok, 2001, s.231-232).
Bu dönemde, ikinci harekâtı takiben, ABD Temsilciler Meclisi’nin dört Yunan kökenli üyesi Başkan Ford’un Dışişleri Bakanı Kissinger’e bir mektup gönderip, ABD yasaları gereği Türkiye’ye yapılmakta olan yardımın kesilmesini istediler. Neticede Amerikan Kongresi; Kıbrıs müdahalesi nedeniyle Türkiye’ye karşı ambargo kararı almayı gündemine aldı (Torun, 2005, s.245). Kissinger ise taraflardan birini cezalandırmanın adada çözümü zorlaştıracağını, silah ambargosuyla Türkiye’nin gururunun kırılması ABD’nin istediği barışçı çözümü engelleyeceğini, ambargo kararının ABD’nin Türkiye’deki varlığını tehlikeye sokacağını ve ABD’nin İsrail’e desteğini zora sokabileceğini savundu ve Kongre üyelerini ikna etmeye yoğunlaştı (Akalın, 2011, s.126).
Buna rağmen ABD Kongresi, 5 Şubat 1975 tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde ambargo uygulama kararı aldı. Amerikan hükümeti, krediler dahil 200 milyon doları aşan askeri teçhizatı teslim etmedi. Kongre'den Amerikan Hükümetinin aldığı tek izin, Türkiye tarafından parası zaten ödenmiş olan F-4 Phantom uçak malzemelerinin 1975 yılının Temmuz ayında teslim edilmesi oldu.
Ambargo kararı üzerine Türk Hükümeti de 25 Temmuz 1975 tarihinde Türkiye’deki tüm Amerikan askeri tesislerinin TSK’nın kontrolü altına geçtiğini, İncirlik üssünün sadece NATO amaçları için kullanıma açık olduğunu açıkladı. Karşılıklı görüşmeler üzerine 6 Ekim 1975 tarihinde Amerikan tarafı ambargoyu kısmen kaldırdı. Bu arada 1975-1978 yılları arasında uygulanan silah ambargosu, TSK’nın savaş yeteneklerini ciddi şekilde zayıflatmadı. Zira Türkiye, diğer önde gelen NATO üyelerinden askeri yardım almaya devam etti. Böylece mevcut askeri teçhizatta nicelik ve nitelik bakımından sıkıntı yaşanmadı.
Her şeye rağmen Amerikan silah ambargosu, Türkiye’yi yeni arayışlara itti. Ambargonun kısmen gevşetilmesine rağmen Türkiye SSCB ile yakınlaşmaya hız verdi. Daha önce birçok kez kırılmalara sahne olan iki ülke ilişkileri, atılan adımlarla olumlu bir sürece girdi. O güne kadar ABD üs ve tesislerinin varlığından rahatsızlığını her seferinde belirten SSCB, Türkiye’nin üs ve tesislere el koymasından memnun oldu (Kıyanç, 2020, s.207). Bu gelişmelerin de etkisiyle Başkan Carter’ın çabalarıyla ambargo 26 Eylül 1978 tarihinde tamamen kaldırıldı. Türkiye’de buna karşılık olarak da ABD’nin üs ve tesislerinin yeniden faaliyete geçmesine izin verdi (Sönmezoğlu, 1998, s.111-114). İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gel-gitler, 29 Mart 1980 tarihinde güncelleştirilmiş Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşmasının imzalanmasıyla tekrar yoluna girdi.
Her şeye rağmen Amerikan silah ambargosu, Türkiye’yi yeni arayışlara itti. Ambargonun kısmen gevşetilmesine rağmen Türkiye SSCB ile yakınlaşmaya hız verdi. Daha önce birçok kez kırılmalara sahne olan iki ülke ilişkileri, atılan adımlarla olumlu bir sürece girdi. O güne kadar ABD üs ve tesislerinin varlığından rahatsızlığını her seferinde belirten SSCB, Türkiye’nin üs ve tesislere el koymasından memnun oldu (Kıyanç, 2020, s.207). Bu gelişmelerin de etkisiyle Başkan Carter’ın çabalarıyla ambargo 26 Eylül 1978 tarihinde tamamen kaldırıldı. Türkiye’de buna karşılık olarak da ABD’nin üs ve tesislerinin yeniden faaliyete geçmesine izin verdi (Sönmezoğlu, 1998, s.111-114). İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gel-gitler, 29 Mart 1980 tarihinde güncelleştirilmiş Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşmasının imzalanmasıyla tekrar yoluna girdi.
Sonuç:
Türk tarihine “Johnson Mektubu” olarak geçen ve bugün bile Türk Politik hayatında ABD-Türkiye ilişkilerinde ‘rahatsızlık’ konusu olan Amerikan müdahalesi, ABD’nin dostluğu ve güvenilirliği hakkında Türkler üzerinde derin bir menfi iz bıraktı. Türk siyasetçileri, eskisi kadar ‘hesapsız’ bir Türk-Amerikan ilişkisi içinde olmamaları gerektiğinin farkına vardılar. Kıbrıs’la bağlantılı gönderilen Johnson mektubu, Türk-Amerikan ilişkilerinde günümüze kadar uzanan ve bir türlü düzelmeyen ‘güvensizliğin’ ana nedeni oldu.
1974 yılında Ada’nın Rumlar tarafından Yunanistan’la birleşme (enosis) ve Kıbrıslı Türklerin katli yönünde bir tehlikenin ortaya çıkması üzerine harekete geçen Türkiye, ABD ve NATO’nun telkinlerine rağmen 20 Temmuz’da adaya asker çıkardı. İki aşamalı icra edilen Kıbrıs Barış Harekâtı neticesinde bugün Kıbrıs’ta ortaya çıkan de facto haritanın ortaya çıkması, Türklerin güvenliğinin temin edilmesi sağlandı.
Bu arada Yunanlılara yönelik hiçbir yaptırımın da olmayışı düşündürücüydü. Amerika'nın Türkiye'ye yardımı bir lütuf değil, Sovyetler Birliği'ne karşı ittifakı güçlü tutmak için bir gereklilikti. Ambargoya NATO da sessiz kalmıştı. Oysaki ambargo NATO'nun güney kanadını zayıflatmaktan ve ittifakı Sovyet tehditlerine karşı savunmasız hale getirmekten başka bir şeye hizmet etmiyordu. ABD, ittifak içi dengeler uğruna Türkiye’yi askeri yönden zayıflatmayı göze almıştı.
Not: Bu yazı ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu'nun yayın organı Kemalist Kıbrıs Dergisi'nin 6. Sayısı : "Kıbrıs Barış Harekatı'nın 50.yılı" sayısı için kaleme alınmıştır.
KAYNAKÇA
Akalın C. (2011). ABD ve Türkiye. Yumuşama Yılları. Kaynak Yayınları. 1. Baskı. İstanbul.
Baytok T. (2001). Bir Asker Bir Diplomat, Güven Erkaya-Taner Baytok Söyleşi. Doğan Kitap. İstanbul.
Bostanoğlu B. (2008). Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası. Special Studies. New York.
Bölme S.M. (2012). İncirlik Üssü. İletişim Yayınları. 1. Baskı. İstanbul.
Çandar C. (2001). Türklerin Amerika’ya Bakışından Örnekler ve Amerika’nın Türkiye Politikası. (İçinde Türkiye’nin Dönüşümü ve Amerikan Politikası. Editör: Abramowitz M.) Liberte Yayınları. 1. Basım. Ankara.
Erdoğdu H. (2004). Avrupa’nın Geleceğinde Türkiye’nin Önemi ve NATO İttifakı. IQ Kültür Sanat Yayıncılık. 1. Baskı. İstanbul.
Fazla H. (2022). 1952’den 2022’ye NATO ve Türkiye. Nobel Yayınları. Ankara.
Fuller G.E. ve Lesser I.O. (1993). Turkey’s New Geopolitics, Westvgew Press / a RAND Study.
Kıyanç S. (2020). “Soğuk Savaş Yıllarında Türkiye’deki ABD Üs ve Tesisleri”. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi. Bahar Sayısı 101.
Rustow D.A. (1987). Turkey: America’s Forgetten Ally. Council on Foreign Relations. Newyork.
Sönmezoğlu F., Arıboğan Ü., Ayman G., Dedeoğlu B. (1996). Uluslararası İlişkiler Sözlüğü. Der Yayınları. Ankara.
Sönmezoğlu F. (2000). Türkiye-Yunanistan İlişkileri ve Büyük Güçler. Der Yayınları. İstanbul.
Torun E. (2005). “Türkiye-ABD İlişkilerinin Dünü-Bugünü ve Yarını”. Stratejik Araştırmalar Dergisi. Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt ve Genelkurmay Denetleme Başkanlığı Yayınları. Yıl 3. Temmuz.
Tunçkanat H. (2006). İkili Anlaşmaların İçyüzü. Kaynak Yayınları. 4. Basım. İstanbul.
Uslu N. (2000). Türk-Amerikan İlişkileri. 21. Yüzyıl Yayınları. Ankara.
Yılmaz V. (1998). Siyasi Tarih. Harp Akademileri Basım Evi. İstanbul.