Sevr ve Lozan Gerçeği
Günümüzde de emperyal devletlerin ve taşeronlarının oyunları, Anadolu topraklarına ilişkin kurguları, hesapları aynen devam ediyor ve etmeye de devam edecektir. PKK ve İŞİD gibi taşeronlarını üzerimize salmaktan çekinmeyeceklerdir.
Üzerinde yaşadığımız topraklar ve bu topraklarda kurulan Cumhuriyet, bizlere atalarımız tarafından bırakılan en büyük emanetlerdir. Bu idare şekli, Türkün karakter yapısına uyan en güzel rejimdir. Bu rejimin altında bile kendine alan açmaya çalışan, Suriye ve Irak topraklarında yeşeren İŞİD gibi terör organizasyonlarının ortaya çıkabiliyor olması, hepimizi doğal olarak rahatsız etmiştir. Cumhuriyetimizi, demokrasimizi, çağdaş kurumsal yapımızı kendine hedef alan bu tür terör yuvalarına karşı ihtiyacımız olan tek şey, kendimize ve tarihimize daha sakin ve geniş bir perspektifte bakmak, kendimiz ve tarihimiz üzerine konuşmayı, okumayı ve yazmayı kesmeden, daha güçlü bir şekilde İslam dünyasına örnek bir ülke duruşumuzu korumaktır.
Etrafımızdaki ve içimizdeki gelişmeleri, gerilim yaratan hadiseleri göz ardı etmeyelim ancak sakinleşme ve normalleşme de şiarımız osun. Bunun gerçekleşmesinin birçok ön şartı var elbette. Bunların başında varlık korkusundan kurtulmak geliyor.
Bunun nedeni de Cumhuriyetin kuruluş yılları öncesi ve sırasında yaşadığımız derin travmadır. Bu travmanın büyüklüğüdür ki, hafıza da yırtılmaya, boşluğa yol açmıştır. Bu yırtılma ve boşluk tarihle ve kendimizle ilişkimizi sorunlu hale getirmiştir. Sakinlik ve Normallik ilk önce konuşarak elde edilir. Tarihimiz ve kendimiz üzerine sakin sakin konuşursak ne kıyamet kopar ne de Cumhuriyet parçalanır ne de topraklarımızı elimizden alırlar.
1’inci Dünya Harbi sonunda, elinde kalan son toprak parçasını korumak isteyen Türklerle bu toprakları aralarında paylaşmak isteyen diğer uluslar arasındaki bir savaştı kurtuluş, diğer adıyla özgürlük savaşımız.
Buna karşı, Ermeni, Yunan, Kürt gibi diğer uluslar ise, özellikle İngilizlerin desteği ile, kendi ulusal devletlerini kurmak ve Anadolu’yu, İngiliz, Fransız ve İtalyanlarla anlaşarak aralarında paylaşmak istediler. Bu bakış açısı ile ele alınan tarih anlayışını sembolize eden iki önemli anlaşma Sevr ve Lozan’dır. Biri emperyallerin ve onların tasarımlarının başarısı (Sevr), diğeri de Türk ulusunun başarısı idi. (Lozan)
Sevr Antlaşması, Anadolu’nun taksimini esas olarak, Türkler dışındaki uluslar lehine karara bağlamıştır. Bu nedenle Türkler açısından Sevr kara bir lekedir. Nitekim anlaşmayı imzalayan Osmanlı Yöneticileri, Ankara Hareketi tarafından, hain ilân edilerek, idam cezasına çarptırılmışlardır. Ermeni, Yunan, Kürt toplulukları ise Sevr Antlaşması’nı, toprak beklentilerini tam yansıtmıyor olsa bile, esas olarak kendi lehlerine çözdüğü için “kaçırılmış tarihi bir fırsat” olarak değerlendirilir. Benzeri tutum Lozan Antlaşması konusunda gözlenir. Lozan, Anadolu’da Türk egemenliğini garanti altına alır. Bundan dolayı biz Türkler için Lozan yoktan varoluşun sembolüdür. Diğer uluslar ise Lozan’ı, tarihî bir haksızlık olarak değerlendirirler.
Zannediyorum şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Sevr ve Lozan hakkındaki kanaatleri birbirinin tam tersi de olsa, tüm topluluklar Sevr ve Lozan’da simgeleşen çatışmaların, esasta bir “Toprak ve Sınır Savaşı” olduğunu kabul etmektedirler. Ana tartışma ise, toprakların neresi olduğu ve sınırın nereden çekilmesi gerektiği, kimin haklı olduğu, kimin haksızlığa uğradığı noktasında yapılmaktadır. Şüphesiz gelişmeler, sonuçta toprakların nasıl paylaşılması gerektiği konusunda düğümlenmişti. Fakat tarihî gelişmeleri belirleyen ana halka bu değildi.
Ana tezimi şöyle özetleyebilirim: 1918-1923 arası yaşananları, Türk Kurtuluş Savaşını, sadece bir “Toprak ve Sınır Savaşı” olarak ele almak, yaşanan tarihi tam olarak yansıtmaz. Türk Kurtuluş Savaşı esas olarak bu suçlamanın ve bu suçlama nedeniyle Türkleri, insanlık suçu esaslarına göre cezalandırma arzusunun ürünü olarak yaşanmıştır. Bu durum hep böyle devam edeceği sosyolojik bir gerçeklik olarak durmaktadır.
Özetle, Sevr ve Lozan tarihi sadece bir sınır ve toprak tarihi olarak değil, aynı zamanda, “insanlık suçu” kavramında somut ifadesini bulan bir insan hakları tarihi olarak da yaşandı. Günümüzde de emperyal devletlerin ve taşeronlarının oyunları, Anadolu topraklarına ilişkin kurguları, hesapları aynen devam ediyor ve etmeye de devam edecektir. PKK ve İŞİD gibi taşeronlarını üzerimize salmaktan çekinmeyeceklerdir. Mühim olan bu coğrafyada yaşamanın bedeli olduğunu hepimizin, hiçbir zaman unutmamamız gerçeğiyle bunlarla ve sahipleriyle mücadelemize yılmadan devam etmemiz gerekiyor... Var olmamızın, istiklal ve istikbalimizin yegane temeli budur ve bu bizim en kıymetli hazinemizdir.