Türk Ordusu İzmir’i Beklenen Yangından Sakınmak İçin Neler Yapmıştı?
Bir İngiliz gazetesinin, 17 Aralık 1853 tarihli nüshasında, “Asya’nın mücevheri” diye tanımladığı İzmir'de 13 Eylül 1922 günü öğleden sonra başlayan büyük yangın, dünya tarihinde insanın kasten çıkardığı en büyük kent yangınlarından biridir.
9 Eylül 1922 günü İzmir’de şehit düşen Mehmetçiklerin anısına
Bir İngiliz gazetesinin, 17 Aralık 1853 tarihli nüshasında, “Asya’nın mücevheri” diye tanımladığı İzmir, 20. yüzyıla girerken sadece Osmanlı Devleti’nin değil, aynı zamanda tüm Doğu Akdeniz’in en büyük ticaret üssüydü. Kendi ismini taşıyan bir körfezi çevreleyen kent, iki yüz bini aşan nüfusuyla Osmanlı Türkiye’sinden Batı’ya olan ihracatın %55’ini yapıyordu. İdari olarak, Osmanlı vilayetlerinin “… en mamur (bayındır), en zengin ve en kalabalık kısmı…” olan Aydın’ın yönetim merkezi (merkez sancak) olan İzmir’de, 13 Eylül 1922 günü öğleden sonra başlayan büyük yangın, dünya tarihinde insanın kasten çıkardığı en büyük kent yangınlarından biridir. Kimin veya kimlerin ne maksatla kundak koyduğu halen tartışma konusu olan bu yangından önce de kentin, birçok kez alevlere teslim olduğu biliniyor. Geçtiğimiz yüz yılın başında, yaşamını İzmir’in tarihini yazmaya adamış ilk Türk olan Raif Nezihi, M.Ö. 600’lerde kentin, Lidyalı fatihleri tarafından yakıldığını ve bunun, “daha nice yangınlar görecek İzmir’in… ilk büyük yangını” olduğunu belirtmişti.
Osmanlı devrinde İzmir, sadece 1742’den 1845’e uzanan 103 yılda, sekiz büyük yangın geçirmiştir. Kazara veya kasten, ancak insandan kaynaklanan bu yangınlarla boy ölçüşebilecek bir başka kent herhalde yoktur. İzmir’in son büyük yangınına kundak koyanlarla söndürmeye çalışanların, bu uğursuz istatistiği bilmemesi mümkün değildir. Büyük yangın, Yunan Ordusu’nun konuşlanma stratejisi (saldırı veya savunma) ne olursa olsun, Anadolu’da etkin olarak kullandığı bir taktiğin kaçınılmaz sonucudur. Şöyle ki, Yunan kurmayları başarıyla gelişen saldırılarında, işgal eylemine direnenlerin ikamet ettiği veya hasmına destek veren (ya da verdiğini düşündükleri) yerleşmeleri cezalandırmak; başarısız harekâtlarında ise, terk edilen alanı çöle çevirmek için yakıp-yıkmaktan çekinmemişlerdir. Bundan maksadın, Türk Ordusu ve onun insan kaynağını, psikolojik ve lojistik bakımdan yaralayıp-zayıflatmak olduğuna şüphe yoktur.
Yunan birliklerine Anadolu’da köylerin yakılmasına ilişkin emirler verildiğini kanıtlar belge
A. Yunan Ordusu’nun Alnındaki Leke: Zulüm Suçları
Yunan birliklerinin işgalin ilk birkaç haftasında İzmir, Aydın, Bergama, Dikili, Kınık, Yunt Dağı, Menemen, Manisa, Urla ve Küçük Menderes Vadisi’nde işlediği bu tür suçlara ayrıntılarıyla değinen, Dr. Nihat Reşat Bey’in (Belger) Paris’te Fransızca olarak bastırıp (1920), Paris Barış Konferansı’na katılan delegeler, Avrupalı milletvekilleri ve basın mensuplarına verdiği, Türkçesini yayıma hazırlamış olduğum Fransızca kitapçığın kapağı bu yazının sonunda EK-1’de dikkatinize sunulmuştur.
Söz konusu taktiğin pratiği hakkında yanlı oldukları iddia edil(e)mesin diye, öncelikle Türk tarafından kaynaklanmayan verilere değinmek isteriz. Seçtiğimiz verilerin ilkinde, İstanbul’daki ABD Yüksek Komiseri Tuğamiral M. L. Bristol, Dışişleri Bakanlığına (State Department) gönderdiği 3 Temmuz 1921 tarihli telgrafında, “… Yunan birlikleri İzmit’te Türk köylerini yakmışlardır. Bir savaş gemimiz, yanmakta olan 15 köy görmüştür” diyordu. Sunacağımız ikinci veri, nesnelliği tartışılamaz olduğu için daha önemlidir.
Bir Yunan askerince kaleme alınıp fotokopisi arşivimizde bulunan 17 Ocak 1922 tarihli bir belgede şunlar yazılıdır:
Midilli’denim, adım Yoannis Eleftheriu Danglis, 7. Tümen, 23. Alay, 3. Tabur, 11. Bölüktenim. Bir süredir Sakarya Cephesi’nden geri çekiliyoruz. Komutanlık ordunun köyleri yakması emrini verdi. Tümenin 10 numaralı emrinin alınmasından sonra, köyleri yakmakla görevli, Yunan Ordusu’na mensup özel mangaların ateşe verdiği köyleri bizzat gördüm.
Dumlupınar Meydan Savaşı (30 Ağustos 1922) sonrasında, Yunan Ordusu’nun kundak koyduğuna işaret eden veriler adeta sökün etmektedir: Birinci Kolordu Kumandanı İzzettin (Çalışlar) Paşa, 2 Eylül’de günlüğüne, “Düşman durmaksızın çekiliyor… Kaçarken köyleri yakıyor, tahrip ediyor”; 6 Eylül’de ise, “Düşman Salihli’yi tümüyle yaktı” notunu düşmüştü. İzmir’deki İngiliz Konsolosu H. Lamb aynı gün Londra’ya çektiği bir telgrafta, “Yunanlılar hala geriliyorlar ve geçerken her şeyi yakıyorlar” demişti. İzzettin Paşa’nın günlüğüne, “Sabahleyin Ahmetli’ye geldik. Düşman devamlı yakıyor ve kaçıyor. Zulümden başka bir şey yaptığı yok… Manisa da yanıyor…” diye yazdığı 7 Eylül günü toplanan TBMM’nin, işgalden kurtarılmaları kaçınılmaz olan Bursa ve İzmir’de de benzer gelişmelerin yaşanmasını önlemek için, uygar dünya önünde Yunan Hükümeti’ni protesto etmesi ve işlenen cinayetleri Türk halkının hiç unutmayacağını bildirmesi için reisine görev vermesini, yadırgamamak gerekir.
Ertesi gün (8 Eylül), bu kez Birinci Ordu Kumandanı Nurettin Paşa, Sekizinci Fırka Kumandanı Kazım Bey’e gönderdiği harp raporunda, “Beşinci (Süvari) Kolordu’dan alınan raporlara göre… düşman Manisa ve Nif (Kemalpaşa) şehirlerini tamamen yakmıştır. Ve civarındaki köyleri yakmakta, ahalisini de öldürmektedir” diyordu. Bu harp raporunun gönderildiği Kasaba’nın da (Turgutlu), “Küllük” (Yanan kentin külleri, rüzgârla buraya taşındığı için, mahalleye bu isim verilmiştir) isimli küçük bir mahallesi dışında tamamen yanmış/yakılmış olduğunu hatırlattıktan sonra, birkaç noktayı vurgulamak isteriz. (Kurucu danışmanlığını yapmış olduğum Turgutlu Kent Müzesi’nin (TURKEM) bodrum katında, Yunan Ordusu’nun kaçarken kenti nasıl kundakladığı anlatılmıştır. İncinme (travma) o denli büyüktür ki, bugün bile “yangından önce” ve “yangından sonra” ifadesini sıkça kullanan Turgutlu sakinleri için olay, bir tür milat teşkil etmektedir.)
İlk olarak, Yunan Ordusu’nun Anadolu’dan ayrılırken kundak koyduğu büyük yerleşim merkezlerine (sancak ve kaza) odaklanırken, nahiye ve köy gibi sayıca çok ancak nüfus ve yüzölçümü küçük yerleşim merkezlerini unutmamak gerekir. İzmir Sancağının sadece merkez kazasında üç nahiye (Seydiköy / Gaziemir, Torbalı, Dağkızılca) ile dört köye (Ahmetbeyli, Çaybaşı, Ahmetli, Kuşçuburnu), Yunan Ordusu’nun kundak koyduğu bilinmektedir. İkinci olarak, Dumlupınar Meydan Savaşı’ndan sonra Yunan Ordusu, artık bir bahanenin ardına sığınmadan (hiçbir gerekçe göstermeden de denebilir), kundak koyma ile eşzamanlı olarak haneye ve ırza tecavüz, yağma, darp, kasten ve taammüden öldürme, işkence ve rehin alıp götürme gibi suçları işlemişti ki, “zulüm suçları” derken kastettiğimiz budur. (Esasen, Dumlupınar Meydan Savaşı’ndan sonra zirve yapan kundak koymadan bağımsız olarak, işgal yılları boyunca Yunan makamları ihbar, şikâyet, silah arama, silah toplama vb. bahaneler öne sürerek, aynı suçları işlemişlerdir.) Bu suçların fütursuzca işlendiği Anadolu’da, 30 Ağustos 1922’den sonraki günlerde, kuşkusuz bir düzenden söz etmek mümkün değildir. Dramatik olan, Yunan makamları ve ordusunun, yani düzeni bozanların, esasen onu kurup sürdürmekle mükellef olmalarıydı.
B. İzmir’in En Uzun Haftası: Korku Sarmalında Bir Kent ve Sakinleri
İzmir’de düzeni bozacak domino taşını düşüren, Rumca sabah gazetelerinden Amalthia’nın (İzmir), 30 Ağustos 1922 günü yayımladığı bir askeri bülten oldu. Yunan Ordusu Başkumandanı Haci Anesti imzalı ve 28 Ağustos 1922 tarihli bu bültende, “Düşman (Türk Ordusu) saldırısının şiddeti nedeniyle dün Afyonkarahisar’ın tahliyesi emredilmiştir…” denmekteydi. Kapsamlı bir Türk saldırısının varlığından bu şekilde haberdar olan İzmirliler, sonraki günlerde Türkler dahil her milletten binlerce insanın kente yığılmasından, cephenin çöktüğünü anladılar. Haci Anesti’nin yerel basında, olasılıkla 4 Eylül’de çıkan ve “tüm cephede geri çekilme düşman tazyiki olmadan devam ediyor” diyen askeri bülteni, yanılmadıklarının açık kanıtıydı.
Hiç kuşkusuz o günlerde, İzmir sakinlerinden Rum ve Ermeniler işgal güçleriyle işbirliği yaptıkları; Levanten ve Yahudiler Rum ve/veya Ermeni sanılabilecekleri için Türk Ordusu ve milislerince; Türkler ise, savaşı kaybetmenin hıncıyla Yunan Ordusu ve Rum milislerince öldürülmekten korkuyorlardı. İtilaf Devletleri ile Ankara Hükümeti’nin ortaklaştığı korku ise, kentin kundak konularak tahrip edilmesiydi. Yunan subay ve erlerinin sık sık, “İzmir’i Türklere bırakmaya mecbur kalacak olursak yakacağız, yıkacağız” demeleri, kentte görev yapmakta olan diplomatların da kulağına çalınmıştı.
Güvenlikle ilgili bir dizi gelişmenin yaşandığı 2 Eylül günü, öncelikle İzmir’deki ABD Konsolosu G. Horton’un üslerine, “morali bitmiş Yunan Ordusu İzmir’e gelirse, önlenemeyecek ciddi sorunlar çıkabilir, kenti yakmak tehditleri açıkça duyuluyor…” diye yazması bundandı. İkinci olarak, Londra’daki elçiliği üzerinden İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na başvuran Yunanistan Hükümeti, ordusunun artık İzmir’i savunamayacağından bahisle büyük devletlerin kendi yurttaşlarını korumaları gerektiğini bildirmişti. Bunun üzerine söz konusu bakanlık, vakit geçirmeden İstanbul’daki yüksek komiserine (H. Rumbold), İzmir’deki İngiliz kolonisinin korunmasını ve gerektiğinde tahliyesi için donanmayla iş birliği yapmasını; İstanbul’daki Fransız ve İtalyan yüksek komiserleriyle İzmir’deki İngiliz Konsolosunun (H. Lamb) bilgilendirilmesi talimatını vermişti. Son olarak, İzmir’deki Yunan İdaresi’nin başında bulunan A. Stergiadis, Fransız Konsolosu Graillet’i ziyaretle ordunun firar etmeye başladığını, … güvenliği sağlama sorumluluğunu bundan böyle yerine getiremeyeceğinden, Fransız Hükümeti’nin azınlıkları korunmasını istemişti. İzmir’deki İtilaf Devletleri konsoloslarının, apar topar bir araya gelerek hükümetlerinden savaş gemisi gönderilmesini istemeleri bundandı.
Kentin kundaklanıp tahrip edilme ihtimalinin İtilaf Devletlerini korkutması, kolonilerin aksine tahliyesi mümkün olmayan: Yurttaşlarının mülkiyetindeki dükkân, mağaza ve depolarla bunların içinde bulunan yüz binlerce lira değerindeki malın varlığındandı. İngiltere ve ABD’nin, İzmir’deki yurttaşlarını tahliye etmek için harekete geçtiği 5 Eylül günü ekmek kıtlığı baş göstermişti ki, bu beklenmeyen bir gelişme değildi. İzmir Yunan İdaresi Basın Bürosu Şefi Mihail Rodas’ın, “Yunan dostu” olarak tanımladığı Horton’un, Rum ve Ermeni göçmenlerin beslenmesi için girişimlerde bulunduğu sırada, korku derinleşmişti.
Stergiadis’in Fransız Konsolosunu ziyaret ettiği 2 Eylül günü, İzmir Müftüsü de İngiliz konsolosunu ziyaret etmiş, kente gelen Rum göçmenlerin Türk mahallelerini yakabileceğinden bahisle korunma talep etmişti. İngiltere’nin Atina Maslahatgüzarı Bentick’in 3 Eylül’de rapor ettiği üzere, Yunan makamları göçmenlerin kentten tahliyesi için hiçbir önlem almamıştı. Bunun farkında olan İzmir Rum Metropoliti Hrisostomos ile Ermeni Başpiskoposu Turian, orduya ait silah ve mühimmatın Yunan nakliye gemilerine yüklenmeye başlandığı aynı gün, ziyaret ettikleri Stergiadis’ten “konsoloslardan korunma istemeleri” tavsiyesi alınca, önce Lamb (4 Eylül’de) ardından Horton’a (5 Eylül) gitmişler ancak doyurucu bir yanıt alamamışlardı.
Subayların ailelerini gönderdiği, daireleri kapatılan kamu çalışanlarının topluca terk ettikleri İzmir’de, 4 Eylül günü ilan edilen sıkıyönetimin kent ve sakinlerine güvenlik vermediği, 5 Eylül’de “… tozlu paçavraya dönüşmüş üniformalarıyla İzmir’e gelmiş” Yunan askerlerinin, “yaşasın Lenin” sloganları eşliğinde başlattıkları yağmadan anlaşılmaktadır. İtilaf devletleri konsoloslarının Yunan askerlerinin karışıklık çıkarmamaları için ne tür önlemler alacağını öğrenmek için ziyaret ettikleri Haci Anesti’nin, İzmir’e gelmesini dört gözle beklediği Trakya Tümeni de derde deva olamayacaktı. General Skarlatos kumandasındaki bu tümenin karaya çıkardığı iki tabur, Menemen istikametinden kente yaklaşanlara çeki düzen vermek için harekete geçmişse de, “tek amacı gemilere binmek olan” askerleri durduramamış, tümenin geri kalan kısmı havaya ateş açarak karaya çıkmayı reddetmişti.
Yunan Ordusu’nun yeni başkumandanı General Polimenakos, İzmir’e geldiği 7 Eylül günü yayımladığı askeri bültende, selamladığı eski silah arkadaşlarına olmayanı, yani “sadece düzen ve itaat tavsiye” etmiş, “bu bireylerin ve ordunun kurtulması için tek yoldur” demişti. İzmir’e yaklaştığı tahmin edilen/söylenen Türk Ordusu karşısında, kaderleriyle baş başa bırakıldıklarını gören/düşünen Rum ve Ermenilerin, bu noktada kurtuluş için iki yol izledikleri anlaşılıyor. İlki, Yunan Ordusu’nu Venizelist subaylardan yalıtma girişiminin ürünü olan Küçük Asya Savunma Örgütü’nün (KASÖ), Nif’te kurmaya çalıştığı son savunma hattını pekiştirmeye çalışmaktı. Bu amaçla bir yandan örgüte gönüllü kaydediliyor; diğer yandan, nakliye gemilerine yüklenen orduya ait silah ve mühimmatın, KASÖ’ye teslimi konusunda sivil-asker yetkililere baskı yapılıyordu. İkincisi, en kötü senaryo için düşünülmüş taktiksel bir adım: İzmirli Türklerle müzakereye oturmaktı. Tırmanan heyecanı yatıştırmak isteyen İzmir’deki cemaatlerin reisleri, bazı gazetelerin sahipleri ve kanaat önderleri, 6 Eylül’de Beyler Sokağı’ndaki kadı mahkemesinde buluştular. Sonuç alınamayan bu toplantıyı olasılıkla bir Türkçe gazetede okunan şu olay tetiklemişti:
Dünkü çarşamba sabahı saat on buçuk alafrangada, bütün halkı heyecana veren bir hadise vuku bulmuştur. Meydanda hiçbir sebep yok iken bütün herkes kaçışmaya, dükkânlar kapanmaya, kadınlar-çocuklar bağırıp çağırmaya başlamışlardır. Tabii bu olay dolayısıyla birçok camlar kırılmış, bazı kimseler süratle kaçmaya çalışırken düşerek ötesini berisini zedelemişlerdir. Bu gibi olayların meydanı boş bularak, öteberi aşırmak isteyen bazı münasebetsizler tarafından yapıldığı aşikârdır. Kemeraltı’ndaki olayın şehrin diğer bazı mahallelerinde de vuku bulduğu haber alınmıştır.
Kararlaştırıldığı gibi, ertesi sabah saat 9.00’da yine aynı yerde yapılan ikinci toplantıda alınan bir dizi karar “beyanname” haline getirilmiş olup (Islahat, 7 Eylül 1922’deki kadı mahkemesindeki toplantıya katılanların, bundan böyle her gün saat 16.00’da belediye dairesinde toplanarak asayiş konusunu görüşecekleri yazıyorsa da, 8 Eylül’de bu toplantının yapıldığına ilişkin bir veriye rastlamadık.) 8 Eylül tarihli bazı gazetelerin ilk sayfalarında yer bulmuştu. Yaşanmakta olan kritik günlere dikkat çekilen söz konusu beyannamede cemaatlere, birbirlerinin izzet-i nefislerini incitecek söz söylemek ve silah taşımak gibi üzüntü verici olaylara yol açacak her türlü davranıştan kaçınılması öğütlenmekteydi.
İzmir’deki Yunan işgalinin, 8 Eylül’de sona erdiği açıktır. Şöyle ki, İzmir Yunan İdaresi’nin kıdemli memurları sabahleyin, çalıştıkları dairelerin arşivleri beraberlerinde olduğu halde, Stergiadis’ten aldıkları izin kâğıtlarını göstermek suretiyle kendileri için limanda alıkonulmuş “Naksos” isimli gemiye binmişler; kavas Dimos akşamüzeri, Hükümet Konağı’nda dalgalanan Yunan bayrağını indirmişti. Aynı saatlerde Stergiadis, Rum kalabalığın “lanet ve nefret haine” bağrışları eşliğinde ve koruma altında, bir İngiliz motoruna bindirilip limandaki Iron Duke gemisine çıkarılmıştı. Gece yarısına doğru ise, körfezde demirli bir Yunan savaş gemisine binen Polimenakos, Savaş Bakanlığı’na ordu başkumandanlığının 9 Eylül öğle saatlerinden itibaren Çeşme’de olacağını bildirmişti.
İtilaf Devletleri’ne ait savaş gemilerinden karaya çıkarılmış deniz erlerinin, Punta’da (Kordon) devriye gezdiği 8 Eylül akşamı, kadı mahkemesinde gerçekleşen ikinci toplantıda alınıp basın yoluyla İzmirlilere duyurulduğunu yazdığımız kararlara aykırı gelişmeler yaşanıyordu. Pasaport İskelesi’nde Gümrük Yolcu Salonu Başkâtibi ve Sandık Emini olan Fazıl Bey’in yazdıkları, adeta kenti fotoğraflar gibidir:
7 ve 8 Eylül 1338 (1922) günleri İzmir şehri adeta sahipsiz idi, zira Yunan askeri ve mülki makamat tamamı ile ortadan kalkmış, şehir ve civarları polis ve jandarmasız, yani inzibatsız kalmıştı. Bu anarşiden istifade etmek ve ele geçiremediği güzel İzmir’imizi yakmak, taş taş üstünde bırakmamak, Türk-Müslümanları katletmek suretiyle son intikamlarını almak hevesine düşen yerli Rum ve Ermeniler, İslam mahallelerine taarruz edeceklerini, boyalarla ve petrol ile yangına vereceklerini haber alan halk efradı, ailelerini mümkün mertebe bu tehlikeli huduttan uzak ve emin bir yer olan Kadifekale eteklerine taşıyorlar, evlerde canlı kimse bırakmıyorlardı. Ordunun hangi saatte şehre gireceğini kimse kestiremiyordu. Hristiyan ve Ermeni mahalleleri ile İslam mahalleleri arasında adeta geniş ve tabi bir mıntıka vardı. O da çok sene evvel Basmahane İstasyonu karşısında açılan Rahmi Bey Bulvarı, şimdiki Fevzi Paşa Bulvarı’dır. Bu tedbire uyarak, taarruz mıntıkasına yakın bulunan evimizden çıkarak ve bir çuval içine biraz ekmek ve katık ile birer kat iç çamaşırı doldurarak tehlike mıntıkasından nispeten uzak olan biraderin evine gittik. O gün Cuma idi, geceyi heyecan ve korku içinde geçirdik. Bu ihtiyati tedbirler alınırken, milis mahalle emniyet teşkilatı harekete geçti, eli silah tutan gençler bulunabilen silahlarla donatılıp sokak başlarında sabahlara kadar nöbet tuttular, ellerine geçirdikleri kol demirleri, sopa, bıçak, pala ve av tüfekleri ile bu fedakâr mahalle gençleri taarruza ve kundağa karşı İslam mahallelerini muhafaza edip vazife başında sabahladılar, bunların içinde bizim mahallede en cesur ve fedakârı Zühtü Efendi namındaki genç idi… Bir diğer vatandaş da, Musalla Taşı mevkiinde kabristan içinde saklanarak tedarik ettiği tabanca ile düşmanı sabaha kadar tarassut etmiş ve mutaarrızları yere cansız seren atıcı ve cesur salepçi Arnavut Ali Ağa ve Giritli Lütfü Efendi nam hamiyetli ve kahraman dindaşlarımız, çok sayıda Ermeni çetelerinin ateşine maruz kalıp mermileri de tükettiklerinden orada şehit düştüler, fakat mütecavizlere geçit vermediler….
C. Türk Kırmızısından Ateşin Kızıllığına: 9 Eylül-13 Eylül
Horton’un yazdığı üzere 9 Eylül öğleden önce, “Türk süvarileri mükemmel bir düzen içinde İzmir’e girdiler…”. İzmir’in kurtuluşu ile büyük yangının başlaması (13 Eylül öğleden sonra) arasına sıkışan dört günde, Türk Ordusu’nun kentin güvenliğini sağlamaya yönelik çabalarına bütünsel ölçekte (yapılan tayinler, sıkıyönetim ilanı, güvenlik birimlerinin konumlandırılması, esirlerin kontrolü, divan-ı harbin çalışmaları vb.) değinmek, veri bolluğu nedeniyle makalemizin sınırlarını aşar. Bu sebeple seçici bir yaklaşımla konuya, sadece yangın perspektifinden bakacağız.
Nurettin Paşa’nın, 9 Eylül’de bağlı birliklerine verdiği iki (2) numaralı talimat, Türk Ordusu’nun İzmir’in yakılacağından endişe ettiğini ortaya koymaktadır. Söz konusu talimatın 9. maddesinde, “gerek belediyeye ve gerek mahallata (mahallelere) ait itfaiye teşkilatı kâmilen (tamamen) kayıt ve talep edilerek ve yangın zuhurunda (çıkması halinde) bunların istismali (kullanımı) için muktezi tedabir ittihaz olunacaktır (gerekli tedbirler alınacaktır)” denmekteydi. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın, İzmir’in kurtarılmasından sonra Askeri Vali olmasını buyurduğu İzzettin Paşa, 10 Eylül’de günlüğüne şu notu düşmüştü: “… 9.30’a doğru İzmir’e girdim. Muharrem Mazlum (İskora) ve Fettah’la valiliğe gittim… Valilik makamını teslim aldım ve ileri gelenlerin ziyaretlerini kabul ettim. Hemen bir idare meclisi, belediye meclisi ve yangın ihtimaline karşı mücadele etmek için özel bir heyet oluşturdum”.
Nurettin Paşa’nın (bu yazının sonunda yer alan) EK-2’nin 1. Maddesinde sözü edilen 2 numaralı talimatının içinde olduğu derginin kapağı
Bu heyettekilerin isimleri ve (varsa) çalışmaları hakkında kaynaklar suskun kalsa da İzmir Sigortaları İtfaiye Kumandanı Greskoviç 10-12 Eylül tarihleri arasında, Ermeni Mahallesi’nden (Haynots/Basmane) Tepecik Mahallesi’ne uzanan bölgede, 30 yıllık itfaiye istatistiklerinin kaydetmediği kadar çok sayıda yangın çıktığını belirtmektedir. Bu durum, ordunun endişesinin yersiz olmadığını göstermektedir. İzzettin Paşa’nın, İzmir Mevki Kumandanlığı görevi verilerek kentin güvenliğinden sorumlu kılınan Sekizinci Fırka Kumandanı Kazım Bey’e, büyük yangının başlamasından birkaç saat önce yolladığı anlaşılan bir emir, son derece önemlidir. “İzmir şehrinin inzibatı için aşağıdaki tedbirler alınacaktır” cümlesiyle başlayan 23 maddelik bu emrin ilk maddesinde, Fırkanın bir alayı, her birinde 1 kumandan (yüzbaşı) 50 er bulunan 10 büyük (500 kişi) ve yine her birinde 1 kumandan 30 er bulunan 30 küçük karakola (900 kişi) taksim olunuyordu. Bir alay piyadeyi (toplam: 1400 kişi), kentin güvenliği için polis gibi görevlendiren aynı madde, kenti üç mıntıkaya ayırmıştı.
Yeri gelmişken, bu tasarrufun yeni olmadığını söyleyelim. Şöyle ki, Nurettin Paşa’nın 9 Eylül’de bağlı birliklerine verdiğini yazdığımız iki (2) numaralı talimatında, İzmir’in: Fasolya, Karantina ve Karşıyaka olarak üç güvenlik mıntıkasına ayrıldığı okunmaktadır. Büyük yangının birkaç gün sonra yok edeceği mahallin güvenliğinden sorumlu kılındığı anlaşılan Fasolya Mıntıka Kumandanlığı emrine, bir takımı noksan iki piyade bölüğü, bir tahrip müfrezesi, dört ağır makineli tüfek, bir süvari takımı ile bir muhabere müfrezesi verilmişti (madde 1). Bu mıntıkaların güvenliğine tahsis edilen birlikler, polis karakollarında birer manga ve polislik görevlerini yapabilecek bir er bulunduracaklardı (madde 2). Kazım Bey’in aynı gün fırkasına verdiği 40 numaralı emir, Fasolya Mıntıka Kumandanlığı ile ilgili bilgilerimizi genişletmektedir. Buna göre, Binbaşı İbrahim Bey’in kumandasına verilen mıntıkanın güvenliği için gerektiğinde, Punta’daki (Alsancak) hangarlara yerleştirilmiş 131. Alay da destek verecekti (madde 6).
İzzettin Paşa’nın büyük yangından hemen önce Kazım Bey’e yolladığını yazdığımız 23 maddelik emre yeniden dönecek olursak, İzmir’e giriş noktalarında (methal), vesikası olmayan askerlerin kente girişini engelleyecek birer küçük karakol bulundurulması ve mühim giriş noktalarına otomatik tüfek konulması belirtilmişti (madde 3). Karakolların önünde, silah çatmış halde birer manganın hazır tutulmasının belirtildiği (madde 4) emirde; vilayetin karakollara lüzumu kadar polis vereceği, güvenliğin süratle tesisi ve temini hususunda (Birinci) kolordu kumandanlığı ile iş birliği yapacağı belirtildikten sonra, “jandarma ve polisin süratle teşkili hususunda tedabir-i lazıme ittihaz olunmalıdır (gerekli tedbirler alınmalıdır)” deniyordu (madde 8). On birinci maddesi, “yangına karşı tedabir ittihazı (tedbirler alınması), istihkâm kıtasından bu hususta istifade olunması ve mahallat (mahalleler) tulumbalarının tespit ve faaliyetinin temini lazımdır” diyen emirde ayrıca, asker veya sivil çapulculuk yapan ve de emniyeti ihlale cüret edenlerin vurulması (madde 10); hayvan çalanların divan-ı harbi örfiye (sıkıyönetim mahkemesine) sevk edilerek, 24 saat zarfında haklarında hüküm verilip infaz olunması (madde 12); (Sekizinci Fırka Kumandanı Kazım Bey’in bağlı birliklerine, “İzmir ve Civarı Mevki Kumandanı Kazım” imzasıyla gönderdiği bir (1) numaralı talimatın 3. maddesinden, Fırkanın girdiği andan itibaren İzmir ve civarında sıkıyönetim ilan edildiği ve İzmir kışlasında (Sarıkışla) 169. Alay Kumandanı Avni Bey’in başkanı; 169. Alay 1. Tabur Kumandanı Cemal Bey, Topçu Tabur Kumandanı Hikmet Bey, İkinci Kolordu Topçu Tabur Kumandanı Yaşar Bey ile 135 Alay (Sekizinci Fırka’nın) Tabur Kumandanı Niyazi Bey’in üyeleri ve 135 Alay mülazımlarından Şemsi Efendi’nin savcısı olduğu bir sıkıyönetim mahkemesinin oluşturulduğu anlaşılmaktadır.) kentten ayrılmak isteyen asker ve sivillerin aranması, beraberlerinde gasp edilmiş eşya taşıyanların tutuklanarak divan-ı harbi örfiye sevk edilmesi, müsadere edilen bu türden eşyanın karakollarda toplanarak mevki kumandanlığının göstereceği umumi depoya nakledilmesi (madde 13); mıntıka kumandanlarına teftiş için birer otomobil tahsis edilmesi (madde 14); büyük karakol kumandanlarının kendilerine bağlanmış küçük karakolları günde birkaç kez kontrol etmeleri (madde 16); büyük-küçük tüm karakollara konulacak defterleri kumandanların her kontrolün ardından doldurması (madde 17); mıntıka ve büyük karakol kumandanlarının, günde iki kez söz konusu defterleri doldurmadıkları taktirde cezalandırılacakları (madde 18) yazılmaktaydı.
Makalemizde kullandıklarımız dahil yayımlanmış ve de bazılarının içeriğini bildiğimiz ancak henüz yayımlanmamış farklı dillerdeki çok sayıda veri, Türk Ordusu’nun İzmir’i bir kundaklanmaktan sakınmak ve güvenli kılmak için ciddi bir mesai sarf ettiğini ortaya koymaktadır. Bu mesainin; bedelini ödetmek ve kayıpların tazmini gibi döneme özgü iktisadi ve psikolojik temelli zorlukların da etkisiyle korkulanın gerçekleşmesini önleyememiş, güvenlik ihlallerine bütünüyle son verememiş olması gerçekten üzücüdür. Sevindirici olan, sunduğu verilerle bu makalenin büyük yangında sadece ve ısrarla Türklerin sorumluluğuna işaret edenlerin bindikleri birkaç dalı daha budamış olmasıdır.
Kaynaklar
Arşivler
- Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi (Ankara)
ATASE Arşivi, Klasör: 2267, Dosya: 7, Fihrist: 3-66; 3-69 ve 3-70.
ATASE Arşivi, Klasör: 2267, Dosya: 4, Fihrist: 164.
- Cumhurbaşkanlığı Atatürk Arşivi (Ankara)
Cumhurbaşkanlığı Atatürk Arşivi, A. III-10-6-1, Ds. 46, F. 6, 6-1 ve F. 10.
Eski Türkçe Gazeteler
Islahat, 7 ve 8 Eylül 1922 (İzmir).
Sada-yı Hak, 7 Eylül 1922 (İzmir).
Şark, 8 Eylül 1922 (İzmir).
Resmi Yayınlar
- Türk
1923 Senesi İZMİR Vilayeti İstatistiği, Yayına Hazırlayan: Erkan Serçe, İzmir: İBB Kültür Yayını, 2001.
Harp Tarih Vesikaları Dergisi, Sayı: 64, Vesika No. 1441.
Harp Tarih Vesikaları Dergisi, Sayı: 64, Vesika No. 1443.
Salname-i Vilayet-i Aydın, 1890/1891.
- Yunan
Yunan Askeri ve Bahri Ansiklopedisi (ATASE Kütüphanesi’nde Basılmamış Daktilo Metin), Çev. Vasil Kiriakidis, Cilt 1.
Telif Çalışmalar
Arıkan, Zeki, Mütareke ve İşgal Dönemi İzmir Basını (30 Ekim 1918-8 Eylül 1922), Ankara, 1989.
Berber, Engin, “İzmir’de Bazı Kurtuluş Savaşı Anıtları ve Bunların Türk Turizmindeki Yerine Bir Bakış”, Dr. Eren Akçiçek’e Armağan, İzmir, 2010.
_____________, İzmir Yangını Hakkında Ön Rapor; Örnek Olay: Ödemiş-Birgi’nin Yakılması; The Izmir Fire: Preliminary Report Case Study: The Burning of Odemiş-Birgi, Ödemiş: Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi Yayını: 3, 2013.
_____________, Sancılı Yıllar: İzmir 1918-1922; Mütareke ve Yunan İşgali Döneminde İzmir Sancağı, Ankara: Ayraç Yayınevi, 1997.
_____________, “Life in the Anatolian Countryside during the Greek Occupation: The Example of Foça”, Economy and Society on Both Shores of the Aegean, Edited by: Lorans Tanatar Baruh and Vangelis Kechriotis, Athens: Alpha Bank Historical Archieves, 2010.
______________, “Küçük Asya Savunma Örgütüyle İlgili Gazete Makalemizi Eleştiren Bir Elektronik Posta Notunun Düşündürdükleri”, Karadeniz Araştırmaları Balkan, Kafkas, Doğu Avrupa ve Anadolu İncelemeleri Dergisi, Sayı: 16, Kış 2008.
Duru, Orhan, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş Yılları, 2. Baskı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001.
Frangakis-Syrett, Elena, “18. Yüzyıldan 20. Yüzyılın Başlarına Kadar İzmir Ekonomisine Bir Bakış”, 21. Yüzyıl Eşiğinde İzmir, Çev: Ayşegül Sabuktay, İzmir: İzmir Yayıncılık, 2001.
İzmir Sigortaları İtfaiye Kumandanı Mösyö Greskoviç’in İzmir Büyük Yangını Hakkındaki Raporu, İstanbul: Hüsnü Tabiat Matbaası, 1339.
Kasaba, Reşat, “İzmir”, Doğu Akdeniz’de Liman Kentleri 1800–1914, Ed. Çağlar Keyder, Özveren Y. Eyüp ve Quataert, Donald, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ekim 1994.
Kütükoğlu, Mübahat, “Osmanlı Dış Ticaretinin Gelişmesinde İzmir Limanı ve Gümrüklerinin Rolü”, İzmir Tarihinden Kesitler, İzmir: İzmir Yayıncılık, 2000.
Oeconomos, Lysimachos, The Martyrdom of Smyrna and Eastern Christendom, London, 1922.
On Yıllık Savaş; Org. İzzettin Çalışların Not Defterlerinden Balkan, Birinci Dünya ve İstiklal Savaşları, Hazırlayan: İzzeddin Çalışlar, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.
Pandelias, Dimitrios G. Kan ve Ateş, İzmir’in Son Günleri (Ema ke Pir, İ Televtees Meres tis Smirnis), Atina, 1976.
Raif Nezihi, İzmir’in Tarihi, Açıklamalarla Hazırlayan ve Tamamlayan: Erol Üyepazarcı, İzmir: İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, 2001.
Rodas, Mihail, Yunanistan Küçük Asya’da 1918-1922 (İ Ellada sti Mikran Asian), Atina, 1958.
Safvet, Yeni Resimli ve Haritalı Coğrafya-i Osmanî, İstanbul, 1913/14.
Smith, Michael Llewellyn, Anadolu Üzerindeki Göz, İstanbul, 1978.
Stalin, J. Strateji ve Taktik, Çev. A. Fırat, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 1999.
Şimşir, Bilal, İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e “1921-1922”, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1989.
Ülker, Necmi, “1688 Depremi ve İzmir’in Harap Olması”, XVII ve XVIII. Yüzyıllarda İzmir Şehri Tarihi I, Ticaret Tarihi Araştırmaları, İzmir: Akademi Kitabevi, 1994.
Yunan Ulusunun Tarihi (İstoria tu Elliniku Ethnus IE), Atina, 1980.
EK – 1
Doktor Nihad Reşad, Les Grecs a Smyrne; Nouveaux Témoignases et sur leurs Atrocités un Document Officel Probant (Yunanlar İzmir’de: Yunan Mezalimi Hakkında Yeni Bilgi ve Belgeler) Taraduit Par: Rahmi Hüseyin Ünal, Edité Par: Engin Berber, İzmir Kalkınma Ajansı Kültür Yayınları- VII; İzmir Tarihi Serisi- III, İzmir, 2022 (16+205s).
EK- 2
İZMİR’İN KUNDAKLANMASINI ENGELLEMEK İÇİN TÜRK ORDUSU’NCA ALINAN ÖNLEMLERE İLİŞKİN KRONOLOJİK DİZİM
(9-13 EYLÜL 1922)
1. Birinci Ordu Kumandanı Nurettin Paşa’nın bağlı birliklerine gönderdiği 9 Eylül tarihli ve 2 numaralı talimat (Kaynak: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 64, Vesika No. 1441).
Özet: Belediye ve mahallelere ait itfaiye teşkilatı, yangın çıkması durumda kullanıma hazır tutulması ve biri körfezin kuzeyi (Karşıyaka) diğer ikisi güneyinde (Punta ve Karantina) olmak üzere İzmir’de kurulan üç güvenlik mıntıkasına polis gibi görev yapacak askeri birliklerin tahsis edilmesine dair.
2. Sekizince Fırka Kumandanı Kâzım Bey’in 9 Eylül günü kendi fırkasına verdiği 40 numaralı emir (ATASE Arşivi, Klasör: 2267, Dosya: 7, Fihrist: 3-69).
Özet: Binbaşı İbrahim Bey’in güvenliğinden sorumlu olduğu mıntıka için gerektiğinde, Punta’daki hangarlara yerleştirilmiş 131. Alayı’nda kullanılabileceğine dair.
3. Birinci Kolordu Kumandanı ve İzmir Askeri Valisi İzzettin Paşa’nın 10 Eylül günü İzmir Vilayet binasındaki çalışması (Kaynak: On Yıllık Savaş; Org. İzzettin Çalışların Not Defterlerinden Balkan, Birinci Dünya ve İstiklal Savaşları, s. 580).
Özet: Olası bir yangın ihtimaline karşı oluşturduğu özel bir heyete dair.
4. Birinci Kolordu Kumandanı ve İzmir Askeri Valisi İzzettin Paşa’nın, İzmir Mevki Kumandanlığına tayin edilmiş 8. Fırka Kumandanı Kâzım Bey’e 13 Eylül sabahı verdiği emir (Kaynak: ATASE Arşivi, Klasör: 2267, Dosya: 4, Fihrist: 164).
Özet: İzmir’in güvenliğini temin için 8. Fırka’nın bir alayının 10 büyük ve 30 küçük karakola taksim edilmesi (toplam: 1400 kişi); olası bir yangına karşı tedbir alınması, bu konuda istihkâm kıtasından yardım alınması ve mahallelerde bulunan tulumbaların tespit ve çalışır halde bekletilmelerine dair.