Türkiye–İsrail İlişkilerinde Tehdit Algısı: Güvenlik İkilemi, Belirsizlik ve Gelecek Riskleri
Türkiye ile İsrail arasındaki güvenlik endişesi, tarafların toplam askerî gücünden ziyade sahip oldukları ve geliştirmeye çalıştıkları askerî yetenekler, niyet belirsizliği ve söylemlerle güçlendirilmiş algılar üzerinden şekillenmektedir. Bu süreç, geri dönülemez bir düşmanlık eşiğine henüz ulaşmamıştır ancak potansiyel çatışma alanları ve sertleşen söylemler nedeniyle oldukça kırılgan bir yapıdadır.
Giriş
Türkiye–İsrail ilişkileri son yıllarda giderek sertleşen söylemler, bölgesel krizler ve karşılıklı güvensizlik nedeniyle kalıcı krizler ve siyaseten sert savruluşlara doğru evrilmeye başlamıştır. Özellikle Gazze’de başlayan çatışmalar, Doğu Akdeniz’deki rekabet ve tarafların askerî güçleri üzerinden yapılan karşılaştırmalar bu ilişkinin yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda güvenlik boyutuyla da ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. İki ülke arasında doğrudan askerî çatışma yaşanmamış olması ve ilişkilerin tüm dalgalanmalara rağmen tamamen kopmamış olması, kamuoyuna yansıyan sertliğin altında daha karmaşık güvenlik sorunları olabileceğini düşündürmektedir.
Bu yazı, Türkiye–İsrail ilişkilerindeki mevcut gerilimi güvenlik yaklaşımları teorilerinden de yararlanarak, karşılıklı tehditlerin ne ölçüde kalıcı bir düşmanlığa dönüşebileceğini irdelemek amacıyla kaleme alınmıştır. Görünüşe göre Türkiye ve İsrail, birbirlerinin gücünü dengeleme arayışından çok, tehdit kapasitesini dengelemeye çalışan bir yaklaşım sergilemektedir. Çünkü Türkiye, millî güç unsurlarının kapasitesi açısından İsrail’in tamamını dengeleyebileceği bir güçten çok fazlasına sahiptir. Bu nedenle tehdit yaratan güç unsurlarını ayrıştırarak dengeleme arayışı içerisindedir. Bu durum da uluslararası ilişkilerde karşılaşılan güvenlik ikilemi problemini yaratmaktadır.
Özetle Türkiye ile İsrail arasındaki güvenlik endişesi, tarafların toplam askerî gücünden ziyade sahip oldukları ve geliştirmeye çalıştıkları askerî yetenekler, niyet belirsizliği ve söylemlerle güçlendirilmiş algılar üzerinden şekillenmektedir. Bu süreç, geri dönülemez bir düşmanlık eşiğine henüz ulaşmamıştır ancak potansiyel çatışma alanları ve sertleşen söylemler nedeniyle oldukça kırılgan bir yapıdadır.
Bu çerçevede bu yazıda odaklanılan sorular şunlardır:
· Türkiye ve İsrail birbirlerini hangi koşullarda tehdit olarak algılamaktadır?
· Bu algı, güç dengesi mi yoksa tehdit dengesi üzerinden mi politikaya dönüşmektedir?
· Potansiyel çatışma alanları bu algıyı nasıl beslemektedir?
· İki tarafın tarihsel hafızaları güvenlik ikileminin tırmanmasını sınırlayıcı bir faktör olabilir mi?
· Ve nihayet, geleceğin daha istikrarlı olabilmesi için hangi politika seçenekleri mevcuttur?
Güvenlik İkilemi ve Tehdit Dengesi: Türkiye–İsrail İlişkileri İçin Kavramsal Çerçeve
Uluslararası ilişkilerde güvenlik ikilemi olarak bilinen yaklaşım, Kenneth Waltz ve Robert Jervis tarafından literatüre kazandırılan bir kavramdır. Güvenlik ikilemi, bir devletin yalnızca kendi güvenliğini artırmak amacıyla geliştirdiği askerî gücün, diğer devletler tarafından potansiyel tehdit olarak algılanması ve bu algının karşılıklı güvensizlik ve silahlanma ihtiyacı üreterek döngüsel biçimde devam etmesi durumunu ifade eder. Bu çerçevede söz konusu gücün geliştirilmesinden güdülen niyetin savunma olduğu açıklansa dahi, karşı taraf bunu saldırgan bir niyet olarak algılayabilir.
Realizm olarak da bilinen klasik güvenlik anlayışı, devletlerin karşı tarafın gücünü dengeleyecek arayışlara giriştiğini varsayar. Buna göre tehdit algısının temel belirleyeni, karşı tarafın toplam askerî ve ekonomik kapasitesidir. Ancak Stephen Walt tarafından geliştirilen tehdit dengesi yaklaşımı, devletlerin gücün kendisinden ziyade algılanan tehdide tepki verdiğini savunur. Tehdit algısını belirleyen unsurlar arasında millî güç unsurlarının tamamı yerine, coğrafi yakınlık, askerî kapasitenin niteliği (yani saldırı amacıyla kullanılabilme yeteneği) ve algılanan niyet öne çıkmaktadır.
Türkiye–İsrail ilişkilerini literatürde kabul gören bu yaklaşımlardan biriyle açıklamak gerektiğinde, tehdit dengesi kavramının mevcut duruma daha uygun olduğu kanaatindeyim. Zira iki ülke arasında açık bir askerî dengeleme, ittifaklar yoluyla denge arayışı ya da silahlanma yarışı gözlenmemekte; buna karşılık belirsizlik, potansiyel çatışma alanlarının yaratacağı riskler ve geleceğe yönelik sessiz bir güç geliştirme çabası ön plana çıkmaktadır. Bu durum, ilişkilerin güç dengesi yerine tehdit dengesi mantığıyla işlediğini göstermektedir.
Tehdit algısının iki boyutu mevcuttur. Birincisi, var olan yetenekler ve kurulu askerî güç kapasitesi, yani verili tehdit unsurlarıdır. İkinci boyut ise tehdit algısının inşa edilebilme özelliğidir. Bu ikinci özellik, zamana, niyete ve söylemlere bağlı olarak tehdit algısının değişebileceği varsayımına dayanmaktadır. Bu iki özelliği dikkate alarak tarafların bakış açılarını müteakip bölümde açıklamaya çalıştım.
İsrail ve Türkiye’nin Karşılıklı Tehdit Algıları
Türkiye’nin Askerî Gücü ve İsrail’in Algısı
Türkiye’nin mevcut askerî gücünün niteliği, unsurların konuş ve kuruluşu, İsrail tarafından doğrudan, acil ve varoluşsal bir askerî tehdit olarak tanımlamaya yol açacak durumda değildir. Türkiye’nin durumunu İsrail’in geleneksel düşmanlarından farklı kılan husus, kendisinin en zor zamanlarında destek aldığı müttefiklerinin de içinde bulunduğu NATO ittifakının bir üyesi olmasıdır. Bazı söylemler dışında Türkiye’nin İsrail’e yönelik açık bir saldırı niyetinden söz etmek zordur. İki ülke arasında geçmişte ve günümüzde doğrudan bir çatışma deneyimi ya da kalıcı düşmanlığa yol açan bir gelişme de yaşanmamıştır. Bununla birlikte, son on yılda savunma sanayiinde yapılan atılımlarla Türkiye’nin askerî ve stratejik kapasitesinde niteliksel bir dönüşüm yaşanmıştır.
Klasik harp silah ve araçları yanında elektronik harp, hava savunma, uzun menzilli füze çalışmaları, İHA/SİHA/SİDA üretim ve kullanım tecrübeleri, uzay ve uydu programları ile nükleer enerji altyapısına yönelik yatırımlar, Türkiye’nin yalnızca savunma ihtiyaçlarını geliştirme arzusunu değil, aynı zamanda stratejik özerklik arayışını da yansıtmaktadır. Bu kapasite artışının arkasında doğrudan İsrail’i hedef alan bir askerî maksat yoktur. Ancak İsrail güvenlik bürokrasisini endişelendiren mesele, niyetlerden ziyade hızla gelişen potansiyeldir.
Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği bu yetenekler, İsrail’in istihbarat ve güvenlik kurumları açısından yakından izlenen ve geri döndürülemez nitelik taşıyan stratejik yetenek kazanımları olarak değerlendirilmektedir. Askerî açıdan bir yeteneğe sahip olmasa bile, ihtiyaç duyulduğunda bunun nasıl üretileceğini biliyor olmak bir ülke için stratejik kazanım ve caydırıcılık anlamına gelmektedir. Bu nedenle aradaki mesafeler de dikkate alındığında, Türkiye’nin hâlihazırda sahip olduğu askerî yetenekler İsrail açısından doğrudan bir tehdit olmayabilir. Fakat geleceğe yönelik bir risk faktörü olarak kaydedilmektedir. İsrail için asıl tehlike, savunma sanayii ile kazanılan yeteneklerin geri döndürülemez nitelikte olmasıdır. Bir kez kazanıldıktan sonra bu yetenekler, siyasi yumuşama dönemlerinde dahi güvenlik politikalarını oluşturan kurumların hafızasından silinmemektedir. Böyle bir durumun gerçekleşmesi, tehdit algısının zamana dirençli ve kurumsal hafızaya yerleşen bir karakter kazanmasına yol açacaktır.
Söylemler ve Bölgesel Krizler Üzerinden Algının İnşası: Tehdit algısının inşa edilme süreci dikkate alındığında, bu konu İsrail–Türkiye ilişkisinde daha belirleyici bir faktör olarak öne çıkmaktadır. İsrail’e yönelik sert siyasi söylemler, Filistin ve Gazze bağlamında kullanılan yüksek eleştirel dil, Türkiye’nin bölgesel rol ve liderlik iddiası, İsrail güvenlik çevrelerinde niyet okumayı zorlaştıran ve belirsizliği büyüten unsurlar olarak algılanmaktadır. Bu algı, tek başına söylemlerden değil; söylemin, yukarıda belirtilen gelecekte ortaya çıkabilecek yeteneklerle birleşerek somut tehditlere dönüşme ihtimalinden beslenmektedir. Böylece Türkiye, zaman içinde tehdit hâline gelebilecek bir aktör olarak ele alınmaktadır.
Bu çerçevede İsrail açısından Türkiye, ne İran gibi açık bir varoluşsal tehdit ne de geleneksel bir askerî rakip konumundadır. Ancak aynı zamanda tamamen göz ardı edilebilecek bir aktör de değildir. Nitekim son günlerde basında çıkan haberlerde, Hamas ve Hizbullah gibi geleneksel devlet dışı aktörlerin yanında Türkiye’nin adı da devlet olarak tehdit kategorisinde dillendirilmeye başlanmıştır. Türkiye–İsrail ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir izlediğinden, zaman zaman yaşanan kırılmalardan sonra geri dönüşler yaşanmıştır. Bu nedenle İsrail’in güvenlik hafızasında Türkiye, hâlâ ilişkilerin yeniden canlandırılabileceği bir devlet olarak yer almaya devam etmekle birlikte, bu statünün son yıllarda ciddi şekilde aşındığı görülmektedir. Normalleşme–kriz döngülerinin sıklaşması ve sertleşen söylem, bu aşınmayı hızlandıran faktörlerdir.
Sonuç olarak İsrail’in penceresinden Türkiye’nin görünümü, acil bir tehditten çok, inşa edilme potansiyeli olan bir tehdit ve bir tür güvenlik belirsizliğidir. Bu durum, Türkiye’yi dengelemek için açıktan bir askerî güç ve bu amaca yönelik kullanım doktrini geliştirmeyi zorunlu kılmasa da, askerî yeteneklerde bazı ayarlamalar yapılmasına ve muhtemel krizler ile çatışma potansiyeli yaratabilecek durumlara karşı senaryo bazında hazırlıklar yapılmasına engel değildir. Zira askerî bakış açısıyla en kötü duruma göre hazırlık yapılması gereklidir. Bunun icraata dönüşmesi için siyasi bir direktif verilmesi beklenir. Böyle bir direktifin verilmiş olma ihtimali, mevcut iktidarın tutumu dikkate alındığında olasıdır. Özetle Türkiye, İsrail açısından bugün için acil bir tehdit değil; ancak gelecekte tehdit hâline dönüşme ihtimaliyle güvenlik hafızasında kayıtlı tutulan bir aktördür.
İsrail’in Askerî Gücü ve Türkiye’nin Algısı
Karşı tarafın askerî gücü, kullanma niyeti ve buna yönelik verdiği emareler dikkate alındığında, İsrail’in durumu Türkiye açısından klasik anlamda varoluşsal bir tehdit olarak görülmeyebilir. Ancak bölgede yarattığı tehlikeler ve Türkiye’nin çıkarlarına yönelik girişimleri açısından, çok yakından ve sürekli izlenmesi gereken; bazı senaryoların gerçekleşmesi hâlinde sonuçları önceden kestirilemeyen yüksek seviyeli bir güvenlik riski konumundadır.
İsrail, Türkiye açısından gelişmiş askerî yeteneklere sahip, önleyici güç kullanma eşiği düşük bir aktördür. Uzun menzilli hassas vuruş kabiliyeti, gelişmiş hava gücü, siber ve elektronik harp kapasitesi, gözetleme ve istihbarat yetenekleri ile savaş tecrübesi, İsrail’i göz ardı edilemeyecek bir ülke hâline getirmektedir. Bunlara ek olarak sahip olduğu nükleer kapasite, etki katsayısını önemli ölçüde artırmaktadır. Bununla birlikte bu gücün doğrudan Türkiye’yi hedef aldığına dair açık bir niyet beyanı ve kullanım doktrini gözlemlenmemiştir. Bu nedenle İsrail, Türkiye açısından yüksek kapasiteli askerî güç fakat niyetleri tartışmalı potansiyel bir tehdit konumundadır. Askerî güç unsurlarının yanı sıra siyasi, ekonomik ve psikolojik güç unsurları ile kullandığı vekiller aracılığıyla Türkiye’nin çıkarlarını hedef alan çok katmanlı tehditlerin de odağında yer almaktadır.
Söylemler ve Bölgesel Krizler Üzerinden Algının İnşası: Tehdidin inşa edilen karakteri açısından ele alındığında, algılar İsrail’in bölgesel davranışları ve söylemleri üzerinden şekillenmektedir. Özellikle Gazze ve Filistin bağlamında yürütülen askerî operasyonlar, İsrail’in güvenliği önceleyen ve hukuki-siyasi sınırları hiçe sayan yaklaşımı, Türkiye’de İsrail’e yönelik nefret ve ötekileştirme olgusunun yücelmesine ve güvenlik açısından öngörülemezlik duygusunun güçlenmesine yol açmıştır. Basına yansıyan İsrail’in yurt içindeki casusluk faaliyetleri gibi olaylar ile medya, akademi ve kurumsal söylemlerin dili, bu algıyı güçlendiren bir etki yaratmaktadır. Bu algı yalnızca İsrail’in sahip olduğu gücün kapasitesinden değil, bu gücün hangi koşullarda ve ne şekilde kullanılacağına dair belirsizlikten de beslenmektedir.
İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile geliştirdiği askerî ve güvenlik iş birliği de Türkiye açısından inşa edilen tehdit algısını besleyen unsurlar arasındadır. Bu iş birliği, Türkiye tarafından çoğu zaman doğrudan askerî bir kuşatma olarak değil; Türkiye’yi dışlayan ve manevra alanını daraltan bir bölgesel güvenlik mimarisi olarak okunmaktadır. Bu okuma, İsrail’in niyetine dair belirsizliği artırmakta ve muhtemelen bazı kriz senaryolarında İsrail’e daha açık bir biçimde yer verilmesine yol açmaktadır.
Buna karşın Türkiye’nin güvenlik düşüncesinde İsrail, henüz kalıcı ve geri döndürülemez bir düşman kategorisine yerleştirilmiş değildir. İki ülke arasında geçmişteki iş birliği tecrübeleri, doğrudan bir çatışma yaşanmamış olması ve dönemsel normalleşme girişimleri, İsrail ile ilişkilerin geri döndürülemez şekilde kırılmasının önünde bir fırsat penceresi yaratmaktadır. Bu tarihsel ve kurumsal hafıza, tehdit algısının sertleşmesini sınırlayan bir unsur olarak işlev görebilir.
Sonuç olarak Türkiye açısından İsrail, bugün için varoluşsal bir tehdit değildir. Ancak önleyici güç kullanma pratiği ve öngörülemeyen davranışlarıyla bölgesel güvenlik için yüksek risk yaratan bir unsurdur. Bu davranışların devam etmesi hâlinde, zaman içerisinde inşa edilecek tehdit algısının hızla yükselme potansiyeli bulunmaktadır.
İsrail’in yarattığı tehlike, Türkiye’nin güvenlik algısında da kırılmalara neden olmaktadır. Bugüne kadar doğrudan sınırdaş olduğu coğrafyalardan tehdit beklentisine sahip olunan bir durumdan, daha uzak bir coğrafyada konumlanmış bir aktöre karşı tedbir alma ihtiyacına geçilmektedir. Şüphesiz bu durum, silahlanma önceliklerini, kuvvetlerin konumunu ve doktrinleri de etkileyecek bir gelişmedir. Askerler tabiatları gereği her türlü tehlikeye karşı tedbir alma eğilimindedir. Öncelikle cevap aradıkları soru, kime karşı nasıl bir güç geliştirileceğidir. Bu soruların cevabı güç geliştirme için kaynak ihtiyacı yaratacağından, siyasi bir kararın alınması da gereklidir. Caydırıcılık ve denge için diğer bir yöntem de bölgesel ittifak arayışlarıdır; bu da siyasi otoritenin kararına bağlıdır. Umulur ki bu gelişmeler, iki tarafın kaynaklarını refahın aleyhine sarf etmeye yöneltecek bir güvenlik ikilemine ve silahlanma sarmalına yol açmaz.
Tehdit Algısının Analitik Okuması
Söylemler, olgular ve algılar üzerinden bilişsel düzeyde oluşan bu kavramın algı düzeyini ölçmek mümkün müdür? Günümüzde kavrama düzeyleri, kodlama ve algoritmalar aracılığıyla görünür hâle getirilebildiği için, bu yazı kapsamında da güvenlik çalışmaları için geliştirilen bir formülden yararlanılabileceği düşünülmüştür. Daha önceki bir yazıda da kullanılan bu formül şu şekildedir:
Tehdit Algısı = Kapasite × Niyet × Yakınlık × Hassasiyet × Tarihsel Hafıza
Not: Bu formül, nicel bir hesaplama değil; karar vericilerin zihinsel süreçlerini anlamaya yönelik analitik bir çerçeve sunmaktadır. Formülün temel bileşenleri Stephen Walt’ın “Threat Perception / Balance of Threat Theory” (1987) yaklaşımından hassasiyet ve tarihsel hafıza çarpanları ise Kopenhag Ekolü’nün güvenlikleştirme literatüründen esinlenerek eklenmiştir (Buzan, Wæver & de Wilde, 1998).
İsrail açısından Türkiye, askerî güç kapasitesi yüksek, niyeti belirsiz ve stratejik erişim yeteneği artan bir devlet görünümündedir. Nicelik olarak ele alındığında Türkiye’nin askerî kapasitesi oldukça büyük görünmekle birlikte, coğrafi faktörler ve konuşlanma durumu dikkate alındığında bu gücün bazı unsurları tehdit yaratabilecek niteliktedir. Coğrafi mesafe, doğrudan çatışma riskini azaltan ve tehdidi uzaktan karşılamaya imkân veren bir emniyet çarpanı olarak öne çıkmaktadır; ancak Türkiye’nin geliştirdiği uzun menzilli yetenekler bu mesafeyi stratejik olarak kısaltmaktadır. İsrail’in yüzölçümünün küçüklüğü ve güvenlik kültüründe yer alan “en kötü senaryoya karşı hazır olma” yaklaşımı, hassasiyet algısını artırmaktadır. Buna karşın tarihsel hafıza, bu algının tamamen düşmanca bir düzeye ulaşmasını engelleyen sınırlayıcı bir faktör olarak işlev görmektedir.
Türkiye açısından ise İsrail’in kritik tesis ve altyapılara erişebilecek kapasitesi oldukça yüksektir. Niyeti, doğrudan düşmanca olmamakla birlikte güvensizlik yaratacak düzeydedir. Coğrafi mesafe, Türkiye için de bir emniyet faktörüdür. Ancak İsrail’in hava gücü açısından sahip olduğu kapasite, gözetleme imkânları ve sınır tanımayan siber saldırı ile espiyonaj gibi yetenekleri, mesafenin sağladığı avantajı azaltmaktadır. Özellikle Suriye sahasında yaşanan gelişmeler, mesafeleri kısaltmış ve istenmeyen çatışma riskini yükseltmiştir. Türkiye’nin yüzölçümünün genişliği ve dağılma imkânları, hassasiyetini azaltmaktadır. Tarihsel hafızada yaşanmış olumsuz travmalar bulunmamaktadır. Osmanlı döneminde Sefarad Yahudilerinin kabulüyle başlayan birlikte yaşam tecrübesi ile Cumhuriyet dönemindeki erken diplomatik tanıma ve uzun süreli iyi ilişkilerin bıraktığı tecrübeler, her iki ülke için de tehlikeli gelişmeleri önleyebilecek bir emniyet kalkanı niteliğindedir. Ancak unutulmaması gereken husus, eski nesiller yerini genç nesillere bıraktıkça bu algının da değişebileceğidir.
Potansiyel Çatışma Alanları ve Yanlış Hesaplama Riskleri
Türkiye–İsrail ilişkilerinde askerî çatışma ihtimali düşük olmakla birlikte, yanlış hesaplama ve istenmeyen temas riski göz ardı edilemez. Bu risk, kasıtlı bir saldırıdan ziyade belirli temas alanlarında algının hızla niyete dönüşmesi sonucunda ortaya çıkabilir. Bu alanlardan bazıları aşağıda örnek olarak verilmiştir:
Doğu Akdeniz’de deniz ve hava sahasında temas olasılığı, enerji altyapısının korunması ve münhasır ekonomik bölgelerde yürütülen askerî devriye faaliyetleri nedeniyle en hassas alanlardan biridir. Önleme, yakın uçuş veya taciz iddiaları kısa sürede askerî krize dönüşebilecek potansiyele sahiptir.
Suriye harekât alanında karşılaşma riski, İsrail’in hukuk ve sınır tanımayan önleyici hava saldırıları ile Türkiye’nin sahadaki askerî varlığının zaman ve mekân bakımından karşı karşıya gelme ihtimali nedeniyle yüksektir. Buradaki asıl tehlike, kasıttan ziyade yanlış anlama ve ortaya çıkacak hasar riskidir.
Vekil aktörler üzerinden suçlama riski, özellikle Hamas ve SDG kaynaklı eylemlerde mevcuttur. Bir eylemin veya hazırlığın taraflardan birinin desteğiyle yapıldığı yönündeki suçlamalar, iki taraf açısından da önleyici refleksleri tetikleyebilir. Bunun sonuçları egemenlik ve meşruiyet sorunları doğurabilir ve kamuoylarındaki algıyı hızla ateşleyebilir.
Siber ve elektronik harp faaliyetleri, fail tespitinin güçlüğü nedeniyle zincirleme tırmanmaya en açık alanlardan biridir. Bu alanda yaşanacak bir olayın konvansiyonel askerî alanlara sıçrama riski bulunmaktadır. Örneğin Türkiye’de yaşanan son iki uçak kazası üzerinden kamuoyu algılarını besleyen haberler gündeme gelmiştir.
Bunlara başka risk alanları eklemek mümkündür. Büyük olasılıkla askerî ve diplomatik çalışmalarda benzer ihtimaller üzerinden senaryo çalışmaları da yapılmaktadır.
Sonuç Yerine: Kırılgan Denge ve Geleceğe Dair Uyarılar
Türkiye–İsrail ilişkilerinde mevcut tablo, klasik bir düşmanlık ilişkisinden ziyade yönetilen bir güvenlik ikilemine işaret etmektedir. İlişkilerde güç dengesi değil, tehdidi dengeleme anlayışı öne çıkmakta; taraflar açık askerî çatışmadan kaçınırken belirsizlik temelli bir gerilimi de sürdürmektedir.
İki ülke ilişkilerinde tehdit algısının tamamen ortadan kalkması olası değildir. Geleceğin daha istikrarlı olabilmesi, kalıcı düşmanlık yaratacak geri döndürülemez eşiklerin aşılmamasına bağlıdır. Aksi takdirde güvenlik ikilemi tuzağı, ilişkileri geri dönülmez noktalara taşıyabilir. Bunun önlenmesi niyetlerin şeffaflaştırılması, yanlış anlamayı önleyici mekanizmaların kurulması ve gerektiğinde arka kapı diplomasisinin açık tutulmasıyla mümkündür. Çatışma riskinin azaltılması, belirsizlikleri yönetilebilme becerisine bağlıdır.
Kaynakça
Jervis, R. (1976). Perception and Misperception in International Politics. Princeton: Princeton University Press.
Yol Ayrımındaki NATO: ABD’nin Değişen Öncelikleri, Avrupa’nın Bölünmüşlüğü ve Ortak Tehdit Algısının Çöküşü | Stratejik Araştırmalar Merkezi - STRASAM.ORG ®