Site İçi Arama

ua-iliskiler

ABD’nin yeni yönetimi ile değişen politikaları doğrultusunda NATO’nun geleceğine dair değerlendirme

ABD’nin Trump’a mahsus ortaya çıkan, yüz seksen derece ters, yeni politika ve stratejileri ışığında Ukrayna ve onun lideri Zelensky ile yaşanan krizi ilk başta örnek olay olarak inceleyelim. Bu krizde ben ABD’yi gözümde bir ülke olarak değil bir uluslararası şirket, Trump’ın ise bu şirketin yöneticisi olarak canlandırdım.

Giriş 

Trump’ın başkanlığı devralmasından sonra yaşanan, sıra dışı, baş döndürücü, üst üste gelen açıklamalar ve gelişmeler karşısında bütün dünya şaşkın. Ele avuca sığmaz Trump’ın ne zaman ne diyeceği, ne yapacağı hiçbir şekilde öngörülemiyor. Diplomatlar, strateji uzmanları ve istihbaratçılar, Trump’ın yarattığı bu ortamda öngörülemezliklerle baş etmek, öngörülemez koşullarda da bir yol haritası çıkarabilmek adına çok meşguller.

ABD’nin Trump’a mahsus ortaya çıkan, yüz seksen derece ters, yeni politika ve stratejileri ışığında Ukrayna ve onun lideri Zelensky ile yaşanan krizi ilk başta örnek olay olarak inceleyelim. Bu krizde ben ABD’yi gözümde bir ülke olarak değil bir uluslararası şirket, Trump’ın ise bu şirketin yöneticisi olarak canlandırdım. Neden mi? Trump’ın müzakereleri bir şirket mantığı ile yönetmesi tabii ki.. 
Ukrayna, özellikle ülke topraklarının doğusu, Donbas bölgesi, titanyumun yanı sıra elektrik bataryalarının önemli maddesi olan lityum açısından Avrupa’nın en büyük rezervlerine sahip.

Ayrıca savunma ve yenilenebilir enerji de dahil, bazı yüksek teknoloji endüstrilerinde gerekli nadir toprak elementlerinin çıkarılabildiği maden yataklarını da elinde tutuyor. Nitekim Rusya’nın bu bölgeyi işgal etmesinin de esas nedeni bu değil miydi? Ayrıca Rusya işgali altında kalan topraklarda yine bu nadir element ve madenlerin %40’ı bulunuyor. Zelensky’nin imzaya hazırım şeklindeki son açıklamalarından sonra ABD ile Ukrayna bu konuda anlaşıp imza attıktan sonra bu sefer ABD Rusya’yı işgal ettiği bu yerleri terk etmeye zorlaması kuvvetle muhtemel gözüküyor.

28 Şubat 2025 Cuma günü televizyonda Beyaz Saray Oval Ofisten canlı yayınlanan ve tüm dünyayı hayretler içinde bırakan basın mensupları ve tüm dünyanın gözü önünde ABD-Ukrayna heyetleri ile onların başkanları Trump, yardımcısı Vance ve Zelensky’nin atışması…. Zelensky’nin her söylenene eyvallah etmemesi ve birtakım doğruları cesaretle söylemesi karşısında ABD Başkanı, hiç beklenmeyen bu tavır karşısında Ukrayna liderine "şükretmesi" gerektiğini söylüyor ve Zelensky'yi "saygısız" olmakla” ve "3. Dünya Savaşı ile kumar oynamakla" suçluyor.

Çünkü Zelensky, ABD’den değerli madenler antlaşması imzalaması karşılığında kendi ülkesinin güvenliği ile ilgili ister istemez bazı teminat ve güvenceler talep ediyor. Bu son derece makul. Fakat ABD karşısında güçsüz bir ülkenin böyle bir ön şart ortaya koyması ne haddine…… Hemen Trump, Biden döneminde ABD’nin Ukrayna’ya yaptığı 300 milyar dolar yardımı Ukrayna’nın başına kaktı tabii. Bilahare ABD Başkanı, Ukrayna ile yapılması beklenen nadir toprak elementleri anlaşmasının iptal edildiğini ve daha önemlisi Washington'un Ukrayna'ya askeri desteğini durdurduğunu beyan etti. Daha da ileri gidildi. New York Post’un haberine göre, Trump’a yakın bir kaynak, Zelensky’nin Rusya ile barış görüşmelerini engellememek için Ukrayna’yı “derhal” terk edip Fransa’ya taşınması gerektiğini söylediğini ileri sürdü. 

Sonuçta ne oldu? Ukrayna lideri Zelensky Beyaz Saraydaki diklenmesinin ardından ona sözde kucak açan Avrupa devletlerinden de nasihatten öte umduğu desteği alamayınca söylediklerini yuttu ve "Kalıcı bir barış için ekibimle birlikte Başkan Trump'ın güçlü liderliğinin altında çalışmaya hazırım" dedi. Ayrıca Zelensky daha da öteye gidip “Savaş boyunca verdiği destek için ABD'ye teşekkür etti ve Kiev’in ABD'nin önerdiği mineral anlaşmasını imzalamaya da "hazır" olduğunu açıkladı. 
Trump’ın dünyayı hayrete ve dehşete düşüren söylemleri bununla da kalmadı. Gazze, Panama kanalı, Grönland ve Kanada ile ilgili ilginç, akıllara ziyan ve daha doğrusu ürkütücü açıklamalarda bulundu. 

Şimdi gelelim Trump’ın bir diğer gündeme oturan NATO’ya dair açıklamasına…

Bu açıklamaya benim yapacağım değerlendirmenin çok yerinde olacağını ve muhtemel gelişmelere katkı sağlayacağını değerlendiriyorum. Çünkü 1993-2000 yılları arasında NATO’da görev yaptım. Teşkilatın tüm planlama, tatbikat ve operasyonlarına bilfiil iştirak ettim. Yine NATO ile yakın işbirliği içinde olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’nda  “Silahların Kontrolu , Denetlenmesi ve Doğrulama Merkez Başkanı” olarak, askeri bir diplomat hüviyetinde, 4 yıl hizmet verdim. 

II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin ağır yükünü omuzladığı NATO savunma ittifakının varlığının ve işlevinin sorgulanacak duruma gelmesi gibi bir durum ile karşı karşıyayız. Nitekim Trump’da son olarak NATO’ya üye 32 ülkenin Gayri Safi Milli Hasılalarının (GSYH) yüzde 5’ini savunma bütçesine ayırmaları gerektiğini beyan etti. Halihazırda NATO devlet ve hükümet başkanlarının 2014'te aldıkları karar uyarınca üye ülkelerin GSYH’lerinin en az yüzde 2'sini savunmaya harcamaları gerekiyor.

Kaynak: NATO, 18.01.2025 (1)

Trump’ın bu beyanatı son yıllarda NATO’nun geleceğine dair ittifaka üye devletlerin yaptığı açıklama ve değerlendirmelere bir ivme kazandıracağı aşikâr…

NATO’nun kuruluşundan günümüze kısa tarihçesi

Soğuk Savaş dönemi, iki süper güç olan ABD önderliğinde Batı Bloku ile Sovyetler Birliği'nin önderliğinde Doğu Bloku ülkeleri arasında Truman Doktrini’nin ilanından (1947), SSCB'nin dağılmasına (Aralık 1991) kadar devam ettiği kabul edilen uluslararası siyasi ve askeri gerginlik dönemidir. Bu dönemde, Avrupa’da iki kutuplu düzen ortaya çıkmıştır. Bir tarafta liberal ekonomiyi esas alan ve liderliğini ABD’nin yaptığı Atlantik yapısı ve onun karşısında, Sovyetler Birliği’nin liderliğini yaptığı karşı blok.

Bu dönemin (Soğuk Savaş) başındaki ABD ve Avrupa’daki müttefikleri SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) tehdidine karşı, savunma ve güvenlik endişeleri ile 4 Nisan 1949 tarihinde Kuzey Atlantik Antlaşmasını (2) imzalayarak NATO teşkilatını kurmuşlardır.

Soğuk savaş döneminin sonlarında, başta Sovyetler Birliğinde olmak üzere Moğolistan, Kamboçya ve Güney Yemen'deki komünist rejimler çökmüştür. Nitekim Aralık 1991'de SSCB resmen parçalanmış ve bağımsızlığını ilan eden 15 ülke “Bağımsız Devletler Topluluğu” nu oluşturmuşlardır. 
Sonuçta Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın tek süper gücü olarak ayakta kalmayı başarmış ve Soğuk Savaş bu şekilde sona ermiştir.

ABD hemen akabinde, dünyayı kendi çıkarlarına göre şekillendirmek amacı ile liberal ekonomiyi ve serbest ticareti esas alan kurumları ile birlikte yeni bir dünya düzeni kurma gayretleri için kollarını sıvamıştır. Bu doğrultuda, II. Dünya Savaşı yıllarında İngiltere ile arasında imzalanan UKUSA Antlaşması ile başlatılan istihbarat temelli dünyaya hâkim olma yolundaki “Anglosakson Sistemi (3)”ni tam manası ile uygulamaya koyma kararını vermiştir.   

Soğuk Savaş'ın başındaki Sovyet tehdidine karşı kurulan NATO, kuruluşundan itibaren öncelikle ABD’nin kurduğu yeni dünya düzeni ve ABD çıkarlarına hizmet olmak üzere üye devletler için de güvenlik ve savunma taahhütleri sunan bir örgüttü. Örgütün temel kuruluş amacı, Atlantik coğrafyasının güvenliğini sağlamaktı. Bu örgüte İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarda tehdit olarak değerlendirilen SSCB’ne ve onun peyki olan Varşova Paktına (VP) (4) üye ülkelere karşı ihtiyaç duyulmuştu. 

Sovyetler Birliği’nin ve VP’nin dağılması ile birlikte NATO’nun kuruluş amacının öznesi olan tehdit ortadan kalkmıştı. Peki NATO’nun bundan sonraki pozisyonu ne olacaktı? Güncelliğini kaybetmiş, kabul görmesi imkânsız bir amaç ile örgütün yoluna devam etmesi beklenemezdi. İttifak üyelerinin ortak güvenliğine tehlike oluşturacak farklı tehdit unsurları belirlenmeliydi.

Bu minvalde NATO içinde süratle yeni vizyon ve konsept çalışmaları başlatıldı. Tehdit değerlendirmelerinde artık SSCB dağılmış ve yerine Rusya Federasyonu (RF) ile 15 bağımsız ülke ortaya çıkmıştır. Müteakiben SSCB'den ayrılan 15 devletin 11'inin katılımı ile Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kuruluşu gerçekleşmiştir. (5) Durum böyle olunca NATO’nun yaptığı tehdit değerlendirmesi ışığında, RF belki “Tehdit” olarak kategorize edilemezdi, fakat yine de “Potansiyel Tehdit” veya “Risk” olarak dikkate alınması gerekirdi. Nitekim böyle oldu. NATO RF’yi ilk başlarda Risk’li daha sonraları tehdit derecesini bir derece yükselterek “Potansiyel Tehdit” kategorisine aldı.

Öte yandan, hani bir söz vardır ya “Dostundan daha ziyade düşmanınla yakın olacaksın”. Bu bağlamda NATO RF’nin güçlenip yeniden ayağa kalkmasına karşı yeni bir politika ve strateji geliştirdi. 1998'de NATO-Rusya Daimî Ortak Konseyi kuruldu. Rusya ise Moskova’da NATO Bilgi Ofisi açtı. Moskova’da NATO Askeri İrtibat Misyonu göreve başladı. Fakat NATO’nun doğu kanadını güçlendirmeye yönelik aldığı kararlar, 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan’ın, 2017’de Karadağ (Montenegro)’ın, 2020’de Kuzey Makedonya’nın NATO üyesi yapılması, NATO-Rusya ilişkilerindeki gerilimi tekrar artırdı. 2021 yılı Ekim ayında Rusya, NATO’daki diplomatik misyonunun çalışmalarını askıya almaya karar verdi ve NATO'nun Moskova’daki NATO Bilgi Ofisi'ni kapattı. Ayrıca Rusya’nın NATO’nun Moskova’daki Askeri İrtibat Misyonu’nun çalışmalarını askıya almasını istemesi, Soğuk Savaş sonrası kurulan bu yapıyı ortadan kaldırmış oldu. 

Bu sefer NATO’da ABD ve İngiltere’nin başını çektiği ağababa ülkeler diğer üye devletleri ikna ederek ve RF ile ilgili bir kademe düşük tehdit derecelendirmesini yapay tehditlerle destekleyerek NATO’nun   bu güne kadar ayakta kalmasını sağladılar. 

Bilahare ABD, Rusya Federasyonu’nun potansiyel tehdit olarak algılanmasını ve NATO’nun yaşamını sürdürülmesini kendi çıkarlarına uygun gördüğü için, eski Varşova Paktı üyesi ülkelerini NATO üyeliğine dahil ederek NATO’yu doğuya doğru sürekli genişletmeye devam etti.

1900’lü yıllarda sahne alan “Asimetrik Tehdit” dünya ülkeleri ve NATO başta olmak üzere uluslararası örgütlerin tehdit algılamaları ve mücadele yöntemlerini tamamen değiştirmeleri mecburiyetine yol açmıştır.

Asimetrik Tehdit / Gayri Nizami Harp kapsamında Terörle/Teröristle Mücadele de klasik yöntem ve stratejiler güncelliğini yitirdiğinden NATO’da yeni arayışlara gidilmiştir.

Bu çabalar paralelinde NATO’yu ayakta tutabilmek için örgütün kuruluşunda belirlenen görev alanının dışında kullanılmasına şahit olunmuştur. Özellikle ABD’de yaşanan 11 Eylül Terör Saldırılarından bu yana NATO’nun misyonuna yönelik beklentiler de değişmiştir. Nasıl mı? Müttefik ülkeler ilk defa, NATO Antlaşmasının 5. Maddesini (6) yürürlüğe koyarak NATO kuvvetlerinin Afganistan’da kullanılmasında yetki vermişlerdir. Diğer bir ifade ile; bölgesel çatışmalarda ve uluslararası terörizmle mücadelede NATO’ya yeni görev ve misyonlar yüklenmeye çalışılmıştır. Bu da, farklı çıkar ve siyasi anlayışlara sahip müttefikler arasında ciddi sorunlara gebe olacağı öngörüsünü kuvvetlendirmektedir.

SSCB tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte Tehdit Değerlendirmelerinde birinci sıraya oturan “Terörizm Tehditi” ile birlikte NATO, Mayıs 2012’de, “Terörizmle Mücadele Konsepti”ni yayımlamıştır.
Angajman şu anda kriz ve çatışma bölgelerinde NATO eliyle değil ülkelerin kendi inisiyatifleri dahilinde yapılmaktadır.

Bu konseptle beraber güya, NATO bünyesinde terörle mücadelede işbirliğini güçlendirecek bir ‘İstihbarat Paylaşım Merkezi’ kurulacak (Sözde ve planlama olarak var ama uygulamada etkin değildir.) ve bir de ‘Özel Görevli Koordinatör’ atanacaktı.

Bu konseptin uygulanması henüz gerçekleşmemiştir.  

NATO’nun bu konsepti, yine aynı tas aynı hamam. Zira askeri unsurlar, NATO adına doğrudan sıcak çatışmalar içerisinde yer almayacak. 

Terörizmle Mücadele Konsepti çerçevesinde öncelikle istihbarat ve eğitim sağlamaya dönük, ağırlıklı olarak lojistik nitelikte destekleyici mahiyette olacak.

Öte yandan bu konseptin uygulanamaması, müttefik ülkeler arası özel çıkar ve politikaların farklılaştığı bir ortamda karşılıklı güven sorunu nedeniyle zorlaşmaktadır. Bu da İttifakın, somut amaçlar çerçevesinde varlık nedeninin ve geleceğinin sorgulanmaya başladığı bir belirsizliğe doğru hızla sürüklenmesine neden olmaktadır.

NATO, nihayetinde her kafadan bir sesin çıktığı ve sonunda ABD’nin dediğinin olduğu bir kuruluş. Fakat bu konuda da objektif olmak gerekirse “parayı veren, hele bir de güçlü olursa, düdüğü çalıyor.”

NATO ve BM üyesi bir ülkenin terörist saydığı ve hatta NATO dokümanlarına bile terörist olarak girdiği bir terör örgütü ve onun unsurları, NATO üyelerinden bazıları tarafından özgürlük savaşçısı olarak nitelendirilip hürmet görüyorsa NATO’nun 5’nci maddesi (4) olan kollektif savunma (Üye ülkelerden bir veya birkaçına yapılmış saldırı tüm ülkelere yapılmış saldırı olarak göz önünde bulundurulacaktır.) ilkesi nasıl uygulamaya geçirilebilir.

Bu ilke, 11 Eylül 2001’de ABD de yapılan terörist saldırılar sonrasında (NATO Şartı'nın bir üyeye yapılan bir saldırının tüm üyelere yapılmış olacağını belirten 5'inci maddesi) ilk kez yürürlüğe konuldu. 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), saldırıları kınadı ve "terörle mücadele konusunda" her türlü askeri adımı atmaya hazır olduğunu ilan etti.

Fransa’daki terör saldırısında da hakeza öyle.

Fakat bize gelince haklı ve hukuki terörle mücadele sınır ötesi harekatlarımıza bile bırakın destek olmak köstek olunuyor. Daha da ileri gidip bizim mücadele ettiğimiz eli kanlı teröristleri himaye edip onlara destek veriyorlar.

Türkiye ve NATO

Soğuk Savaş döneminin jeopolitik şartlarında Türkiye, NATO üyesi olarak Atlantik yapısına bütünü ile angaje olmuştur. O süreçte Türkiye, Atlantik yapısı içinde kanat ülkesi olarak Güneydoğu Avrupa’nın güvenlik sorumluluğunu üstlenerek bir Avrupa ülkesi olarak kabul görmüştür. 

NATO’nun değişen tehdit algılaması ve değişik alana evrilen dünya konjonktürü neticesinde Türkiye, Atlantik yapısı içinde bir Ortadoğu ülkesi olarak algılanmakta ve istikrarsız Ortadoğu ile Avrupa arasında varlığı ile tampon oluşturduğu için önem kazanmaktadır.

Ayrıca Türkiye, NATO’nun Rusya’yı çevreleme hattında kritik bir bölgede yer aldığından, NATO ittifakı üyeleri ve özellikle ABD için çok önemlidir. 

İçinde bulunduğumuz jeopolitik şartlarda, yeni cephe hattından oldukça uzakta bulunan ve Rusya’yı tehdit olarak değerlendirmeyen Fransa ile Almanya ve Rusya ile iyi ilişkiler içinde bulunan Türkiye gibi kilit NATO üyesi ülkelerin tutumu, ABD’yi rahatsız etmektedir. Çünkü, Amerikan savunma sanayi sektörünün ihtiyaçları için NATO’nun yaşamını sürdürmesi ve bunu sağlamak için de Rusya’nın tehdit olarak algılanmasının devam etmesi gerekmektedir.

Bu yüzden ABD, Rusya’yı yeni bir cephede, Baltık ülkeleri-Polonya-Romanya-Bulgaristan-Karadeniz-Türkiye-Güney Kafkasya-Afganistan hattında çevrelemeye çalışmakta ve Rusya’yı karşı tedbirler almaya zorlamaktadır.

ABD ve Avrupa, Türkiye’nin Rusya’ya yanaşmamasını, S-400 ve MİG savaş uçakları almamasını istiyordu… Çünkü S-400 bizi ABD-Batı ve İsrail saldırısına karşı koruyacak… Hem de Batı’nın potansiyel taşeronu Yunanistan’ın üzerimize saldırtılması hayallerine ciddi bir set çekecek…
Türkiye kendi bekası ve milli çıkarlarını gözeterek, son yıllarda Rusya ile geliştirdiği stratejik ilişkileri muhafaza etmek adına ABD dayatmalarına karşı direnç göstermek zorundadır. Çünkü devletlerarası ilişkiler duygusal platformlar üzerinde yürütülmez. “Ben şu devlete küstüm, bu da bize yapılır mıydı? Nerede kaldı kardeşlik, mertlik, dostluk ve ortaklık?” gibi hamaset kokan sözlerin geçerliliği yoktur. Devletlerarası ilişkilerde kazan-kazan prensibi geçerlidir ve karşılıklı menfaatler esastır.

Diğer taraftan bir bakıyorsunuz ABD, Rusya ile rekabet ve işbirliği içinde, yükselen Çin’i kontrol etme ve Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz enerji kaynaklarını kimseye kaptırmama derdindedir.
Avrupa ülkeleri ise kendi aralarında parçalanma eşiğindedir. NATO’nun muadili bir Avrupa Ordusu kurmak istiyorlar ama kuramıyorlar.

Türkiye, Suriye’de önce ABD ile işbirliği yaptı; sonra Rusya ile… Zaten ebedi dostluklar ve düşmanlıklar tarih boyunca hiç olmadı. Tarihe ve çağa göre dostlar ve düşmanlar hep değişti.
ABD-İsrail ve bazı bilindik Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin gücünü ve bölgedeki iddiasını kırmak için bölgede YPG/PKK silahlı güçlerine dayalı bir Kürdistan kurma projesini gerçekleştirmeye çalışıyorlar… Bunu da Kürtleri koruma adına yaptıklarını söylüyorlar… Çok yönlü oyun…

İsrail ve ABD o bölgede var oldukça, Kürdistan projesinden ve Türkiye’yi bölüp, parçalayıp, suyu ve petrolü kontrol eden İsrail+Kürdistan, yani Büyük İsrail projesinden asla vazgeçmeyecekler. Nitekim bu bağlamda son olarak ülkemizde MHP ve AKP tarafından başlatılan “Terörist başının çağrısı ile PKK’ya silah bıraktırma çağrısı” üzerine Suriye’deki PKK uzantısı olan ve Suriye'nin kuzeydoğusunu kontrol eden Suriye Demokratik Güçleri (SDG)(7) komutanı Mazlum Abdi, "PKK'nın silah bırakma çağrısı onları ilgilendirir, bizim Rojava'daki güçlerimizi ilgilendirmez," diye konuştu. Zaten SDG, ABD’nin izni ve müsaadesi olmadan kendi inisiyatifi ve ağzıyla böyle bir beyanat veremez.  

Öte yandan Gazze ve Suriye’deki son gelişmeler doğrultusunda; Gazze’de İsrail’in önünü açan, maddi ve manevi her türlü desteğini esirgemeyen ABD ile Suriye’nin güneyinde bir oldu bitti ile “Davut Koridorunu”(8) oluşturan İsrail,  adım adım “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ”ni gerçekleştiriyor.

ABD-İsrail işbirliği şimdi daha yakın tehdit olarak gördüğü İran’ı bölüp, parçalayıp, gerekirse vurmaya yönelik… 

Nitekim ABD Başkanı Donald Trump, İran dini lideri Ali Hamaney'e bir mektup göndererek Tahran'ın hızla ilerleyen nükleer programını dizginlemek için yeni bir nükleer anlaşma yapılmasını istedi.  Trump ayrıca, görüşmelere başlamamaları halinde askeri müdahale tehdidinin de masada olduğunu açıkça yazılı olarak ilettiğini sözlerine ekledi. Trump, "Umarım müzakere edersiniz, çünkü askeri olarak müdahale etmek zorunda kalırsak bu korkunç bir şey olur." dedi. İran Dışişleri Bakanı ise "Maksimum baskı politikalarını ve tehditlerini sürdürdükleri sürece ABD ile herhangi bir doğrudan müzakereye girmeyeceğiz." diye karşılık verdi.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Barış Pınarı Harekâtı üzerine stratejik karar alma mekanizmasında bir koordinasyon olmadığını belirtip: “Şu anda yaşadığımız NATO'nun beyin ölümüdür.” dedi. 

Fotoğraf: NATO Karargâhı, Brüksel/Belçika

Trump NATO’ya üye 32 ülkenin Gayri Safi Milli Hasılalarının (GSYH) yüzde 5’ini (Mevcut durumda yüzde ikisi) savunma bütçesine ayırmaları gerektiğini beyan etti. Trump bu beyanatı ile “NATO’nun esas yükünü ben çekiyorum. Ben niçin Avrupa’nın güvenliği için Avrupa devletlerinden daha fazla para vereyim?” demek istiyor. Fakat işin özü sadece bu değil. Hani dedik ya “Trump, ülkesini bir uluslararası dünya devi bir şirket kendisini ise bu şirketin patronu/CEO’su olarak görüyor.”

Buradan hareketle Trump’ın NATO ortaklarına GSYH’nin yüzde 2'si yerine yüzde 5'ini savunmaya ayırmaları çağrısı altında yatan gizli amaç şu: “Avrupa Devletleri savunma harcamalarını arttırıp el mecbur NATO standartlarına uygun tek silah pazarı olarak Amerikan silah şirketlerinden alımlara yönelecekler. Hatta şimdiden Trump açıklamalarıyla silah fiyatlarını yükselttiği iddia ediliyor. ABD’nin tehdit ve politikalarıyla Avrupa’da ülkelerin silahlanma yarışı da ivmelenirken, borsalarda işlem gören silah üreten şirketlerin hisseleri Washington'dan gelen son haberlere önemli fiyat artışlarıyla tepki veriyor.”

Şimdilerde NATO'nun geleceği ve yapısı, özellikle de ittifakın karar alma mekanizması tartışılmaya başlandı.

Tartışılan nedir? NATO'da tüm kararların ittifakla alınması zorunluluğu ve ittifaka üye ülkelerin NATO savunmasına ayıracağı maddi katkı oranı. Eğer bu konularda antlaşmaya varılırsa, NATO'nun varlığını sürdüreceği empoze ediliyor.

Fransa, son yapılan NATO zirvesi öncesi “NATO'nun değerleri” odaklı vizyon tartışması için “küçük bir akil adamlar”; Almanya ise Genel Sekreter liderliğinde “NATO uzmanlar” grubu kurulmasını ve “İttifakın stratejik karar alma mekanizmasına ilişkin siyasi tartışma başlatılmasını” önerdi. Fakat şunu da vurgulamak gerekir, bu öneriler yeni değil. 14 yıllık geçmişi var. Ana hedef ise Türkiye'yi karar mekanizmasının dışına çıkarmak. Çünkü orta vadede önce Rum kesiminin, ardından İsrail'in NATO'ya üye yapılması amaçlanıyor.

Fakat her ne hikmetse NATO içinde böyle sinsi projeler yavaş yavaş, alıştıra alıştıra veya koz olarak kullanılarak, baskı uygulayarak ve zorlayarak eninde sonunda hayata geçirilebiliyor. Örneğin, İsrail’in NATO üyeliği hedefi kapsamında, 2005'te İsrail'in NATO'ya yakınlaştırılması planları hazırlandı ve buna tüm Avrupalı liderler “olur” verdi. Şimdi el altından bu projenin safha safha uygulaması yürütülüyor (9). Yine Akdeniz Diyaloğu Projesi'nde İsrail'le birlikte oynadığı rol sebebiyle Fransa'nın NATO'nun askeri kanadına dönmesi hedefi vardı. O hedef 2009'daki NATO Zirvesi'nde Türkiye'nin herhangi bir veto girişimi olmaksızın sessiz sedasız halledildi. Öte yandan, bal gibi teröre destek veren Finlandiya’dan sonra İsveç’in de NATO’ya üyelik süreci kabul gördü. (10) 

Dolar bazında ABD, NATO ülkelerinin yıllık savunma harcamalarının yaklaşık üçte ikisini temsil etmekte ve tahmini 967 milyar dolar bütçe ayırıyor. (11) Bu yükün altında daha fazla kalmak istemeyen ABD ile NATO yetkilileri, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başlamasından bu yana üye ülkelere sıklıkla savunma harcamalarını artırmaları çağrısı yapıyor.

Trump, Avrupa ülkelerinin NATO ittifakına yaptıkları katkıyı eleştirerek NATO üyelerinin savunmaya GSYH’lerinin yüzde 5’ini ayırmasını istedi. NATO'nun savunma harcamalarına ilişkin tahminlerine göre, 2014'te sadece 3 NATO üyesi bu şartı karşılarken 2023’te bu sayı 10, geçen yıl 23'e yükseldi. Hırvatistan, Portekiz, İtalya, Belçika, Lüksemburg, Slovenya ve İspanya olmak üzere Avrupalı NATO ülkeleri ve Kanada halen mevcut yüzde 2 hedefine ulaşamadı. Türkiye ise GSYH’sinin yüzde 2,09’unu savunma harcamalarına ayırıyor. Dolayısıyla yüzde 5 oranının NATO ülkelerinin büyük çoğunluğu için “hem siyasi hem de ekonomik” olarak mümkün görünmezken, bu hedefin üye ülkeler için yüzlerce milyar dolarlık ek finansman gerektireceği ifade ediliyor. (12) 

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Öncelikle şunu ifade etmek gerekirse NATO müttefikliğimiz kuruluş yıllarında ve kuruluş amaçları doğrultusunda isabetli bir karardı. Nitekim bu tespitimin paralelinde, Rusya üç yıl önce Ukrayna’yı işgale giriştiğinde Türkiye NATO dışında kalmış olsaydı ve tıpkı Finlandiya ile İsveç gibi can havliyle kendini o çatının altına atmaya yeltenseydi ayazda kalma olasılığının baskın olacağını teslim etmeliyiz. Zira, 1952’nin aksine 2022’de ABD’nin ağırlığı da Avrupalı müttefikleri Türkiye’nin jeostratejik önemine ikna etmeye yetmezdi.

Bugün geldiğimiz yerde ise, ABD’siz bir NATO’nun yahut NATO’suz bir Avrupa savunma mimarisinin neye benzeyeceğini, nasıl inşa edileceğini konuşur olduk. Münih’te ABD Başkan Yardımcısı Vance’in konuşması, Riyad’da ABD’li ve Rusların Ukraynasız Avrupasız buluşup Ukrayna konuşması, özel temsilci E.Korg. Kellogg’un Kiev’i ziyaretinde Zelensky ile ortak basın toplantısı yapılamaması, Trump’ın Zelensky’i aşağılayan tavır ve sözleri, hepsi peş peşe geldi. Trump’ın Ukrayna’nın yeraltı kaynaklarına el koyma girişimi de açığa çıktı. Macron Avrupa’nın savunması konusunda öne çıkarken, Starmer de Putin Rusya'sının yarattığı tehdit konusunda önde. Ancak, her ikisinin de eylemleri söylemden ibaret. (13)

Peki NATO’nun geleceği konusunda ne gibi tekliflerimiz olabilir?

Öncelikle NATO, herkesin çoğunlukla hemfikir olacağı üzere, SSCB’nin dağılması ile birlikte kuruluş amacından büyük bir oranda uzaklaştı. Gerçi karşımızda düşman bir pakt yok ancak Rusya Federasyonu hala yerli yerinde duruyor. Öte yandan NATO’nun taşıyıcı kolonu ABD ve onun başkanı Trump ise Rusya’nın artık çok zayıfladığını bildiği ve kendisine TEHDİT oluşturamayacağını gördüğü için Avrupa güvenliği konusunun kendi ülkesinden çok Avrupalı ülkelerinin sorunu olduğunu ima etmeye çalışıyor. Hatta bunun yanında ülke menfaatleri ve bencil politikaları doğrultusunda hem Ukrayna hem de Rusya’yı dize getirmeye ve durumu idare etmeye çalışıyor.

Artık Avrupa ülkeleri kendi güvenlikleri bağlamında kendi göbeğini kendi kesmelidir. Ağababa ABD Avrupa’nın kendi ayaklarınız üzerinde durmasını istiyor.

Avrupa ülkeleri, esas olarak Avrupa Birliği ülkeleri, kendi ordusunu kurma çalışmalarını, Fransa ve Almanya’nın önderliğinde Mayıs 1992 ayında Strazburg’da başlatmıştır. EUROCORPS adı altında teşkilatlanan bu askeri güce Avrupa Birliği (AB)’ne üye diğer devletlerde sırasıyla katılmıştır. Böylece 1993 ile 1996 arasında Belçika, İspanya ve Lüksemburg, 2022’de ise Polonya katılmıştır. Öte yandan Avusturya, Yunanistan, İtalya, Romanya ve Türkiye de EUROCORPS'un Ortak Ülkeleridir.

Avrupa Kolordusu ve NATO arasında 21 Ocak 1993 tarihinde imzalanan SACEUR anlaşması ile EUROCORPS'un gerektiğinde NATO komutası altına alınmasına izin vermiş ve barış zamanında her iki ortak arasındaki bilgi alışverişini ve eğitimi düzenlemiştir. Bu anlaşmaya ilave olarak 2002 yılında, EUROCORPS Yüksek Hazırlık Gücü (HRF-Hızlı Tepki Kolordusu) olarak NATO şemsiyesi altında sertifikalandırılmıştır. (14) 

İşin özü, ABD olmadan veya ABD’siz Avrupa’nın bir araya gelip kendi askeri gücünü oluşturması çok zordur. Yukarıdaki paragrafta açıklanan AB ülkelerinin Avrupa Kolordusu oluşturma girişimleri sonuçta NATO şemsiyesi altına girmekle son bulmuştur.

Peki, NATO İttifakı ABD’ye muhtaç da ABD’nin NATO gibi bir organizasyona ihtiyacı hiç yok mu? Kanaatimce tabii ki var. Bir defa ABD, NATO üyesi ülkelerin topraklarını üs olarak kullanabiliyor. Kıtalararası bir harekatta lojistik çok önemlidir. Öte yandan ABD yine NATO sayesinde uluslararası konularda alınacak kararların kendi ülkesinin çıkarları doğrultusunda çıkmasını sağlıyor.

Diğer taraftan Rusya-Çin ve İran donanmaları, Mart ayı ortalarında ‘Güvenlik Kuşağı 2025’ adlı bir ortak tatbikat gerçekleştirecek. Üç ülke arasında karşılıklı askeri güveni artırmayı ve katılımcı ülkelerin deniz kuvvetleri arasındaki iş birliğini geliştirmeyi amaçlayan tatbikat, ABD’nin yeni hesaplar yapmasını gerektirecek.

Sonuçta ne ABD’siz NATO ne de NATO’suz ABD olamaz. Fakat NATO’da bir değişim olması da artık şarttır.

NATO içinde gelişen olaylar, alınan kararlar ve daha önemlisi şahit olduğumuz durumlar bizi ittifakın “No action talk only” bir faaliyet sürdürdüğü, her kafadan bir sesin çıktığı ve sonunda ABD’nin dediğinin olduğu bir kuruluş hüviyetinde olduğuna dair söylentilerin bir nebze haklı olduğu değerlendirmelerine katılmaya zorunlu bırakmaktadır. O halde NATO’nun bu hali ile yürümeye devam edilecekse NATO örgütünün başta karar mekanizması olmak üzere her yönü ile bir değişime tabi tutulması elzemdir. Karşımıza çıkan bir başka çözüm ise NATO’nun miadını tamamladığı görüşünden hareketle güvenlik ve işbirliği konusunda Avrupa merkezli yeni bir askeri teşkilatlanmaya gidilmesidir. 

Bu minvalde, günümüzde iki karşıt blok veya sadece Avrupa ayrı güvenlik teşkilatı kurmaktansa tüm ülkeleri kendi içine alan bir müşterek teşkilatlanmaya gidilmesinin en makul ve geçerli bir güvenlik ve işbirliği yapılanması olacağı kanaatindeyim. Bu doğrultuda siyasi bir teşkilat olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) (15) tam karşınızda duruyor. Madem NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti, ittifakın kuruluş amacı, işlevselliği, yapısı ittifak üyelerinin çoğunluğunun itirazlarına mazhar oluyor. O zaman bu bir alternatif çözüm önerisi neden olmasın?

Fotoğraf: AGİT/OSCE Karargâhı, Viyana/Avusturya

NATO’nun AGİT’in askeri gücü olarak yeniden yapılandırılmasının dünyada “karşıt blok ve kuvvet” anlayışına son vermek, uluslararası ilişkilerde anlaşmazlıkların müzakereler yoluyla çözülmesini baskın ve etkin kılmak açısından son derece önemli olduğu kanaatindeyim. AGİT’in İşleyiş, Karar Alma Mekanizmaları, Temel Organları ve Alt Kuruluşları çok etkindir. Teşkilata 57 katılımcı, 6 Akdenizli ve 5 Asyalı İşbirliği Ortağı toplam 68 üye devlet bulunmaktadır. Teşkilatın, Silahsızlanma antlaşmaları (Viyana Belgesi, Açık Semalar Antlaşması, Dayton Antlaşması, AKKA Antlaşması vb.)’nın takibi, denetim ve gözetimi konusundaki ufak tefek anlaşmazlıklar dışında ülkelerarası uyumlu çalışmaları son derece başarılıdır. Öte yandan teşkilat bünyesinde NATO, RF, Asya ve AB ülkeleri ile dünyanın diğer ittifaklarına üye ülkelerin yer alması ve katılımcı olarak bulunması muhtemel bir NATO askeri gücünün AGİT’e değişik bir isim altında entegre olmasıyla yeni oluşumda karar mekanizmalarının sadece bir ülke için değil topyekûn Avrupa ve Dünya güvenliği lehine ve uyuşmazlıkların etkin ve zamanında çözümüne odaklı çalıştırılmasına fayda sağlayacağı kanaatindeyim.

Dipnotlar

(1) Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trump-in-natoda-savunma-harcamalarini-yuzde-5-e-cikarma-istegi-tartisma-konusu/3454306, Erişim Tarihi: 09.03.2025.

(2) Kuzey Atlantik Antlaşması, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington'da imzalanan ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nü (NATO) kuran antlaşmadır. Antlaşma, ABD'nin Avrupa güçleriyle olan kolektif savunma düzenlemesinin bir parçasıdır. Üyeler, Birleşmiş Milletler Şartı'na uygun olarak, Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahı teşvik etmeyi amaçlarlar. NATO, Finlandiya ve İsveç'in da katılmasıyla 32 üye sayısına ulaşmıştır.

(3) Anglosakson İstihbarat Sistemi II. Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Birleşik Krallık tarafından temeli atılan Beş Göz ittifakı, Birleşik Krallık, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki teknik istihbarat iş birliği mekanizmasıdır.  Anglosakson istihbarat anlayışının temel hedefi, “Batı uygarlığını ve batının stratejik çıkarlarını korumak ve kollamak için teşkil edilen ayrıcalıklı konumu sahip olduğu bütün imkânları kullanarak, muhafaza etmektir”. Anglosakson istihbarat mantığı, “Tarihin akışını kendi haline bırakmayı değil, kontrol altına alarak kendi lehine değiştirmeyi” amaçlamaktadır.

(4) Varşova Paktı, 14 Mayıs 1955 tarihinde Varşova'da, sekiz sosyalist ülkenin imzaladığı "Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması" ile kurulan askeri ve siyasal birlik. Antlaşmayı imzalayan ülkeler Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB'ydi.

(5) Şu an Türkmenistan, Gürcistan ve Ukrayna'nın ayrılması sebebiyle toplulukta 9 üye ülke bulunuyor. (Azerbaycan, Moldova, Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Belarus)

(6) Madde 5, casus foederis'i tanımlar. Her üye devlet, 6. Madde tarafından tanımlanan bölgelerde (Sadece Avrupa, Kuzey Amerika, Türkiye ve Atlantik adalarında bulunan üye devletlerin topraklarını kapsar) bir üye devletine karşı düzenlenen bir silahlı saldırının hepsine karşı düzenlenmiş bir saldırı olarak kabul etmeyi taahhüt eder. Böyle bir saldırı durumunda, her üye devlet, "Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini yeniden tesis etmek ve sürdürmek için gerekli gördüğü herhangi bir eylemi, silahlı kuvvetlerin kullanımı dahil" alarak yardımcı olmalıdır. Bu madde yalnızca bir kez harekete geçirilmiş olsa da, birçok diğer durumda değerlendirilmiştir.

(7) SDG'nin omurgasını, Türkiye'nin PKK'nın uzantısı kabul ettiği Kürt Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) silahlı kanadı Halk Koruma Birlikleri (YPG) oluşturuyor.

(8) İsrail, Suriye'nin güneyindeki su kaynaklarının yanı sıra "Davud Koridoru" üzerinden Fırat'a da ulaşmayı hedefliyor. 

(9) 9 Temmuz 2008'de ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde yapılan “Avrupa ve İsrail: Üyeliğe Doğru” konulu bir toplantıda ise “İsrail’in AB ve NATO üyeliği” masaya yatırıldı. Toplantıda, AB üyeliği artık iyice zorlaşan Türkiye için farklı bir model üzerinde durulması gerektiği vurgulanırken, bu modelin İsrail için de düşünülmesi, özetle Türkiye ve İsrail'in “Tam üyelik” olmayan başka bir ilişki biçimine tabi tutulması konuşuldu.

(10) Dikkaş, Murat, “İstihbaratta Anglosakson Yaklaşımı, Türkiye ve NATO”, 14.01.2014
https://strasam.org/strateji/istihbarat/istihbaratta-anglosakson-yaklasimi-turkiye-ve-nato-2795

(11) Dolar bazında en çok harcama yapan sonraki dört ülke ise 97,7 milyar dolarla Almanya, 82,1 milyar dolarla İngiltere ve 64,3 milyar dolarla Fransa ve 34,9 milyar dolarla Polonya. Polonya’yı 30,5 milyar dolarla Kanada ve 22,8 milyar dolarla Türkiye izliyor. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trump-in-natoda-savunma-harcamalarini-yuzde-5-e-cikarma-istegi-tartisma-konusu/3454306, Erişim Tarihi: 08.03.2025.
Savunma harcamalarında ülkelerin GSYH’lerine oranlarında Polonya yüzde 4,12 ile lider olurken, bu ülkeyi yüzde 3,43 ile Estonya, yüzde 3,38 ile ABD, yüzde 3,15 ile Letonya ve yüzde 3,08 ile Yunanistan izliyor.
Yüzde 1,29 ile Lüksemburg, yüzde 1,29 ile Slovenya ve yüzde 1,28 ile İspanya en az harcama yapan ülkeler olarak tahmin ediliyor.

(12) https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trump-in-natoda-savunma-harcamalarini-yuzde-5-e-cikarma-istegi-tartisma-konusu/3454306, Erişim Tarihi:08.03.2025.

(13) Tan, Namık, https://www.msn.com/tr-tr/haber/yazarlar/abd-siz-nato-nato-suz-t%C3%BCrkiye-savunmas%C4% B1/ar-AA1zCTy8?ocid=winp2fptaskbar&cvid=4df10c691f0340f2859 af91ec910f464 &ei=30, 24.02.2025.

(14) https://www.eurocorps.org/about-us/contributing-nations/, Erişim Tarihi: 08.03.2025.

(15) AGİT, OSCE (Organization for Security and Co-operation in Europe): Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, Soğuk Savaş döneminde bloklar arasında düzenli diyalog zemini tesis etmek suretiyle gerginliği ve anlaşmazlık noktalarını azaltmak ve bu sayede Avrupa’da güvenliğin artırılmasını sağlamak amacıyla bir müzakere forumu ve konferanslar diplomasisi olarak ortaya çıkmıştır. Söz konusu süreç, 1994 Budapeşte Zirvesi’nde alınan kararla Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) dönüşmüştür. AGİT; Avrupa Birliği (AB) üyelerini, AB ve/veya NATO üyeliği perspektifi bulunan Balkan ülkelerinin yanı sıra, ABD, RF, Kanada, Doğu Avrupa ile Kafkasya ve Orta Asya ülkelerini bünyesinde barındıran yegâne ve en büyük bölgesel güvenlik forumudur. Bu özelliğine ek olarak, siyasi-askeri, ekonomi ve çevre ile insani boyutları içeren kapsamlı güvenlik anlayışı, erken uyarı, çatışmaların önlenmesi, kriz yönetimi ile çatışma sonrası rehabilitasyon alanlarındaki deneyimi, teşkilatın karşılaştırmalı üstünlüklerini oluşturmaktadır. Kaynak: https://www.mfa.gov.tr/turkiye-ve-avrupa-guvenli-ve-isbirligi-teskilati-_agit_.tr.mfa, Erişim Tarihi: 08.03.2025.

Araştırmacı Yazar, Akademisyen Murat Dikkaş
Araştırmacı Yazar, Akademisyen Murat Dikkaş
Tüm Makaleler

  • 19.03.2025
  • Süre : 11 dk
  • 1299 kez okundu

Google Ads