Site İçi Arama

ua-iliskiler

NATO Zirvesi Öncesinde Türkiye’nin İttifak Bağlamındaki Öncelikleri

Devletlerin kalıcı dostları veya kalıcı düşmanları yoktur; kalıcı olan yalnızca çıkarlarıdır. Dolayısıyla Türkiye'nin güvenliği hiçbir zaman başka devletlerin, NATO dahil başka uluslararası örgütlerin iyi niyetine emanet edilmemelidir. Bununla birlikte uluslararası işbirliği, savunma ve güvenlik bağlamında dayanışma kanallarını açık tutacak yapıların içinde yer almak, Türkiye'nin çıkarlarına hizmet ettiği oranda öncelikli konumuz olmalıdır.

Türkiye'nin asıl ittifakı, Türk milleti ve onun değerli ordusudur. Bunu böyle bilmek kimseyi dışlamak için değil, gerçeği görmek içindir çünkü başka hiçbir devlet, hiçbir uluslararası örgüt ve hiçbir güç merkezi Türkiye'nin güvenliğini Türkiye kadar önemsemeyecektir. Devletlerin kalıcı dostları veya kalıcı düşmanları yoktur; kalıcı olan yalnızca çıkarlarıdır. Dolayısıyla Türkiye'nin güvenliği hiçbir zaman başka devletlerin iyi niyetine emanet edilmemelidir. Uluslararası işbirlikleri kurulabilir, anlaşmalar yapılabilir ve ortak hareket edilebilir; ancak bunların tamamı geçicidir. Kalıcı olan tek unsur, Türk milletinin iradesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin milli güç unsurlarıdır.

Bugün mesele şu: NATO artık Türkiye'yi değil, Türkiye'nin oturduğu coğrafyayı merkeze alıyor. Yani işin özü, bizi sevmeleri değil; bizim bulunduğumuz yer, bizim jeopolitik konumumuz. Bu yüzden aşağıdaki başlıkların her biri, bir tercih değil; bir varlık-yokluk meselesidir.

Karadeniz'in NATO Güvenlik Alanına Dönüştürülmesi Girişimi

Önümüzdeki dönemde NATO'nun Karadeniz'deki geçici askeri varlığını kalıcı bir güvenlik düzenine oturtma çabasını hızlandıracağını bekleyebiliriz. Bu süreç, masaya bir gün gelip "Montrö'yü değiştirelim" diye oturmayacak. Daha ziyade, mayınla mücadele, enerji hatlarının korunması, kritik deniz altı altyapısı, tahıl koridorlarının emniyeti ve Rusya tehdidine karşı "ortak farkındalık" gibi son derece teknik ve masum görünen gerekçeler üzerinden, adım adım ilerleyecek. Bugün bir bilgi paylaşım merkezi, yarın bir deniz gözetleme ağı, öbür gün "kalıcı koordinasyon hücresi"… Her bir başlığı tek tek okuduğunuzda zararsız; kronolojik olarak yan yana koyduğumuzda ise Montrö'den gelen stratejik üstünlüğümüzü içeriden kemiren bir mekanizmadır. Asıl amaç tek bir kararla Montrö'yü iptal etmek değildir; asıl amaç, Türkiye'nin Karadeniz üzerindeki belirleyici rolünü fonksiyonel olarak aşındırmak, nihayetinde de bölgenin güvenlik mimarisini NATO merkezli yeni bir yapıya dönüştürmektir. Bunun sonucu yalnızca Karadeniz'deki hareket serbestimizi değil; Rusya ile Batı arasındaki enerji hattı, tahıl koridoru, deniz ulaştırması ve güvenlik dengesi başlıklarının tamamında elimizdeki kaldıraç gücünü uzun vadede eritir. Bu, teknik bir mesele gibi görünür ama stratejik sonuçları yüzyıllık Montrö kazanımından çok daha ağır olabilir. Karadeniz'deki stratejik üstünlüğümüzü kaybettiğimizde, onu yeniden kazanmak için ödeyeceğimiz bedel, bugün alınacak kararlarınkinden çok daha büyük olacaktır.

Türkiye, Karadeniz'de mevcut güvenlik mimarisini değiştirecek hiçbir yeni askeri yapılanmanın ya da siyasi düzenlemenin tarafı olmayacağını belirtmelidir. Bizim bilgimiz ve onayımız olmadan Karadeniz'de fiili bir durum yaratmaya çalışan her girişim, bu ülkenin milli güvenliğine yönelik doğrudan bir stratejik risk olarak görülmeli, bu çerçevede verdiğimiz askeri, lojistik ve diplomatik destekler de anında yeniden gözden geçirilmelidir. Bu tutum, sert bir kapanış değil; net bir çerçeve çizmektir çünkü belirsizlik karşısında en güçlü duruş, "Hayır" demek değil; "Hangi koşullarda evet, hangi koşullarda hayır" sorusunu baştan cevaplamış olmaktır. Bu kararla birlikte Türkiye, biteni seyreden değil; sınırları önceden çizen devlet konumunu korur.

Türkiye olarak, Karadeniz'in güvenliğinin yalnızca kıyıdaş devletlere ait olduğu ilkesini tahkim etmek için, Rusya, Romanya ve Bulgaristan ile NATO şemsiyesinin dışında, "Karadeniz Arama-Kurtarma ve Çevre Güvenliği" adı altında yeni bir bölgesel deniz izleme mekanizmasının kurulmasına öncülük etmeliyiz. İlk bakışta bu  çok mütevazı bir adım gibi görünebilir, o yüzden biraz açalım. Kıyıdaş devletler olarak masaya dörtlü bir formatta oturmak, bize üç ayrı stratejik kazanım getirir. Birincisi, Batılı aktörlerin bölgeye girme gerekçelerini hukuki olarak kurutur; çünkü Karadeniz'in güvenliği artık kıyıdaşların ortak meselesidir, üçüncü tarafların müdahale sebebi değildir. İkincisi, Romanya ve Bulgaristan'ı NATO üzerinden değil, kıyıdaş devlet formatında yanımıza alır; bu format, Washington ya da Brüksel'den gelen talimatlardan bağımsız, doğrudan Ankara-Üsküp hattına benzeyen bir iş birliği kanalı yaratır. Üçüncüsü ve belki en kritik olanı, Karadeniz'de Türkiye-Rusya ikili karşıtlığına hapsolmamızı önler. Batı'nın "kıyı devletlerini Rusya'ya karşı birleştirme" stratejisi de böylece etkisiz hale gelir çünkü artık mesele Rusya'ya karşı bir cephe değil, kıyıdaşların ortak sorumluluğudur. Bu üçlü kazanım, masum görünen bir teknik önerinin aslında taşıdığı stratejik derinliği ortaya koyar.

MEKANİZMAYA YÖNELİK OLASI DİRENÇTE TÜRKİYE’NİN ATACAĞI ADIMLAR NELER OLMALI?

Karadeniz Kıyıdaş Devletler Mekanizması'nın kurulmasına karşı direnç dört farklı cepheden gelebilir. Her birinin kendine özgü bir gerekçesi, bir kırmızı çizgisi ve Türkiye için bir kaldıracı vardır. Doğru strateji, hangi cepheden hangi baskıyla geleceğini önceden görüp her birine farklı bir cevap hazırlamaktır.

ABD'NİN "NATO Bütünlüğü" Cephesinden Açık İtirazı

ABD'nin bu mekanizmaya itiraz edecek ilk cephesi, "Karadeniz'in güvenliği NATO müttefiklerinin ortak meselesidir, kıyıdaş formatı ittifak bütünlüğünü zayıflatır" söylemi olacaktır. Bu söylemin arkasında NATO'nun Karadeniz'deki kalıcı mevcudiyetinin meşruiyetini koruma kaygısı yatar. Buna cevap olarak Türkiye, mekanizmanın askeri komuta veya savunma planlamasıyla ilgili olmadığını, kıyıdaş devletlerin arama-kurtarma, çevre güvenliği ve seyir emniyetine ilişkin teknik bir iş birliği olduğunu açıkça formüle edecektir. ABD'ye verilecek mesaj şudur: Türkiye NATO'dan çıkmıyor, NATO dışında ek ve tamamlayıcı bir kıyıdaşlık formatı kuruyor. Kaldı ki Montrö Sözleşmesi'nin 1936'dan beri verdiği hak tam da budur; Karadeniz'in güvenliğinin birincil muhatabı kıyıdaş devletlerdir, üçüncü taraflar değildir.

Buna rağmen ABD'nin baskısı somut bir yaptırıma dönüşürse, Türkiye'nin kaldıracı vardır. Türkiye, TürkAkım'ın işleticisi, TANAP'ın ana ortağı, küresel tahıl koridorunun garantörü ve Rus gazının Avrupa'ya ulaşmasındaki kritik transit ülkesidir. Bu rollerin tamamı, ABD'nin Karadeniz'de istediği politik mimariye bağımlıdır. Türkiye bu bağımlılıkları nazikçe değil, açıkça hatırlatabilir; ABD'nin Karadeniz'de "montrö dışı" kalıcı bir askeri yapı istiyorsa, Türkiye'nin kıyıdaş mekanizmasına saygı göstermesinin ön koşul olduğunu diplomatik dille kayda alabilir. Asla tehdit değil, önce-tanımlama: "Aynı denizde iki farklı güvenlik mimarisi olmaz; biri diğerinin yerini alır, ikisi yan yana yürümez." Bu cümle masaya kararlılıkla konulduğunda ABD, ya NATO dışı yapıdan vazgeçecek ya da kıyıdaşlığı kabul edecektir.

ABD'nin Romanya/Bulgaristan Üzerinden Dolaylı Baskısı

Senaryonun ikinci cephesi daha sinsi ve daha zehirlidir: ABD doğrudan itiraz etmeyecek, Romanya ve Bulgaristan'a kulis yaparak bu iki NATO üyesinin masadan uzak durmasını sağlayacak, böylece mekanizma üçlü ayağından ikisini kaybedecektir. Türkiye bu senaryoyu kırmak için iki koldan çalışmalıdır. Birincisi, Romanya ve Bulgaristan'a açıkça şunu söylemelidir: "Siz kıyıdaşsınız, NATO sizi Karadeniz'de bağlamaz, kıyıdaş formatta da Washington'ın iznine ihtiyacınız yoktur." İkincisi, Karadeniz'deki ticari çıkarlarını görünür kılmalıdır; Romanya'nın petrol platformlarının güvenliği, Bulgaristan'ın Karadeniz gaz boru hattı çalışmaları, Moldova'ya yapılan ihracat koridoru gibi başlıklar üzerinden "kıyıdaşlığın size sağladıkları" somutlaştırılmalıdır. Romanya ve Bulgaristan, Washington'dan gelecek bir telefonun bedelini kıyıdaşlıktan çekilme halinde ne kaybedeceklerini gördüklerinde, kendi çıkarlarını başka aktörlerin gündeminden ayrıştırmayı öğrenecektir.

Romanya veya Bulgaristan son anda geri adım atarsa, Türkiye'nin B planı hazır olmalıdır. Mekanizma dörtlü yerine ikili-üçlü formatlarla inşa edilebilir; Türkiye-Bulgaristan deniz çevresi iş birliği, Türkiye-Romanya deniz güvenliği diyaloğu veya Türkiye-Rusya kıyıdaş seyir emniyeti diyaloğu gibi ara formatlar, kıyıdaş mekanizmasının yerine geçecek küçük modüller olarak sürdürülebilir. Yani üç veya dört kıyıdaş bir arada olmasa bile, ikili kıyıdaşlık inşa edilebilir ve toplamda kıyıdaşlık formatı işler.

Rusya'nın "Bize Danışılmadı" Cephesinden Kaçınması

Üçüncü senaryo, Rusya'nın mekanizmaya katılımı yönünde açık isteksizlik göstermesidir. Bu durumda Türkiye'nin yapması gereken, mekanizmanın Rusya'ya yönelik bir araç olmadığını net olarak ilan etmektir. Kıyıdaşlık formatının işleyişi, ortak arama-kurtarma tatbikatı, çevre kirliliği izleme, seyir emniyeti bilgi paylaşımı ve balıkçılık denetimi başlıklarına odaklanmalıdır. Montrö'yü uygulamak Rusya'nın da yararınadır; Karadeniz'in "NATO gölü" haline gelmesine karşı çıkmak Rusya'nın da çıkarınadır. Bu iki paralel gerçek, Rusya'yı bir noktada Türkiye ile aynı tarafa yerleştirir. Rusya katılımı yazılı bir anlaşmaya bağlamak yerine, ortak tatbikatlara katılım, ortak çevre izleme operasyonları ve ortak seyir emniyeti görüşmeleri gibi fiili işbirliği adımlarıyla "kıyıdaşlık pratiğine" çekilmelidir. Rusya masaya oturmazsa bile ortak operasyonlara katılımıyla mekanizmaya fiilen bağlanır.

AB'nin Türkiye'yi Karadeniz'de Yalnızlaştırma Çabası

Dördüncü senaryo Avrupa Birliği kaynaklıdır; AB, Karadeniz'i kendi Güneydoğu Avrupa politikasının doğal uzantısı olarak görmek isteyecek ve üye ülkeler Romanya ile Bulgaristan üzerinden Türkiye'yi formatın dışında tutmaya çalışacaktır. Bu durumda Türkiye'nin tutumu, "Karadeniz'de AB'nin güvenlik mimarisi mi var?" sorusunun cevabını vermek olacaktır; AB'nin Karadeniz stratejisi enerji koridorları ve çevreden ibarettir, askeri ve deniz güvenliği üye ülkelerin kendi ulusal sorumluluğudur. Türkiye, AB üyesi ülkelerin milli çıkarlarıyla AB'nin strateji belgelerini ayırmasını sağlayarak, Romanya ve Bulgaristan'ın doğrudan milli tercihleriyle Türkiye ile masaya oturmasını teşvik edecektir.

Bu dört cephenin tamamına karşı uygulanacak tek bir üst ilke vardır. Mekanizma bir karar değil, bir süreçtir. Türkiye ilk günden itibaren fiili adımlar atmalı, bir ortak bildiriyle başlatmalı, ikili mutabakat zaptlarıyla genişletmeli, ilk ortak tatbikatla kalıcılaştırmalıdır. Yani mekanizmanın siyasi ilanı, operasyonel gerçekliğin gerisinde kalmamalıdır. Siyasi ilandan önce ortak bir çevre izleme operasyonu, ortak bir arama-kurtarma tatbikatı veya bir kıyıdaşlar deniz şurası gerçekleştirilmiş olmalıdır. Bu sıralama tersine çevrilirse, mekanizma bir kez daha soyut bir tasarı olarak kalacak, rakiplerin baskısına açık hale gelecektir. Bu karar yalnızca bugünkü bir NATO girişimini değil, aynı stratejik amaca hizmet edecek gelecekteki tüm benzer girişimlerin hukuki ve siyasi zemini kapatır. Karadeniz'de kurulacak her yeni güvenlik yapısı, ister istemez Türkiye'nin onayına bağımlı hale gelir. Türkiye, yalnızca Montrö'yü koruyan bir devlet değil hangi askeri düzenin kurulup kurulamayacağına karar veren ülke konumunu sürdürür.

Türkiye'de NATO'nun Kalıcı Komuta Yapısı Oluşturma Girişimi

Türkiye'de çok uluslu komuta merkezleri ya da müşterek harekât yapıları kurulmasına yönelik teklifler, ilk aşamada "operasyonel koordinasyon ihtiyacı" ya da "bilgi paylaşımının hızlandırılması" gibi son derece yumuşak ifadelerle önümüze gelebilir. Bu ifadelerin altına saklanan gerçek risk, tek bir karargâh ya da tek bir merkez değildir. Asıl risk, Türkiye topraklarında yabancı askeri varlığın bir kararla değil, zamanla kurumsallaşarak kalıcı ve "vazgeçilmez" bir hâle gelmesidir. Çünkü bir kere kurulan yapı, ismi ne olursa olsun, kendi varlık gerekçesini üretir; personel artar, görev tanımı genişler, bütçe kalemleri çoğalır, kaldırılması giderek daha "riskli" addedilir. Türkiye'nin askeri karar alma süreçlerinde yabancı aktörlerin kurumsal etkisi böylece sızmadan, kapı açılmadan içeri girer; milli komuta bütünlüğümüz farkında bile olmadan aşınır. Bu, bir günde gerçekleşecek bir tehdit değildir; tehdidin asıl gücü, fark edilmeden ilerlemesidir.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, yabancı devletlere ya da çok uluslu askeri yapılara sürekli komuta, planlama veya operasyon koordinasyon yetkisi kazandıracak hiçbir yeni yapılanmaya kesinlikle izin verilmemelidir. Mevcut askeri işbirliği mekanizmaları da milli egemenlik ve tam komuta yetkisi ilkesi esas alınarak baştan değerlendirilmeli; bu ilkeyle bağdaşmayan uygulamaları tasfiye eden kapsamlı bir yeniden yapılandırma süreci ivedilikle başlatılmalıdır. Kararın geciktiği her gün, kurumsallaşma riskinin biraz daha büyüdüğü gündür. Türkiye'nin askeri karar alma süreçleri üzerindeki tam egemenliği güçlendirildiğinde, ilerleyen yıllarda oluşabilecek kurumsal bağımlılık alanlarının önü baştan kapatılmış olur; bir kez bu yapılara bağımlılık oluştuğunda geri almak, kurulmasından çok daha maliyetli olacaktır.

Türkiye'nin İç Egemenlik Alanlarının Uluslararası Pazarlık Konusuna Dönüştürülmesi

Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin iç hukukunu ilgilendiren bazı başlıkların, askeri ve siyasi müzakerelerin ön şartı ya da "güven artırıcı tedbir" paketinin bir maddesi olarak önümüze getirilmesi ihtimali de ciddi olarak değerlendirilmelidir. Bunun amacı tek bir dosyada sonuç almak değildir; asıl amaç çok daha sinsi ve çok daha kalıcıdır: Türkiye'nin egemenlik alanına giren meseleleri uluslararası müzakerenin doğal bir parçası gibi göstermek ve karar alma serbestisini adım adım daraltmaktır. Bir kez bu eşik kabul edildiğinde, benzer talepler farklı başlıklar altında sürekli yeniden üretilir; üstelik her seferinde bir öncekinden biraz daha "makul" görünür. Zamanla iç politika meseleleri dış masa başlıklarına taşınır, Türkiye kendi anayasal alanında karar veren değil; bu alanı "müzakere ile şekillenen" bir aktör haline gelir. Bu sürüklenme, tek bir taleple değil; taleplerin üst üste birikmesiyle gerçekleşir ve fark edilmesi geç oldukça geri dönüşü çok zor olur.

Türkiye Cumhuriyeti, anayasal düzenini, egemenlik yetkilerini ve iç hukukunu ilgilendiren hiçbir konunun askeri ittifaklar ya da uluslararası siyasi müzakereler kapsamında bir pazarlık maddesi haline getirilmeyeceğini açıkça ilan etmelidir. Bu ilkeye aykırı girişimlerde bulunan devletlerle yürütülen müzakereler, ilgili gündem maddesi geri çekilene kadar askıya alınmalıdır. Bu yalnızca bir diplomatik jest değil; egemenliğin gelecekteki tüm benzer girişimlere karşı çizilen çizgisidir.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Bölgesel Güç Rekabetinde Vekil Güce Dönüştürme İstekleri

Türkiye'nin askeri kapasitesinin yüksekliği, önümüzdeki dönemde müttefik ülkeler tarafından "Türkiye daha fazla bölgesel sorumluluk alsın" söylemiyle yeni bir gündem maddesi olarak öne çıkarılabilir. Sakın aldanmayalım: bu yaklaşım Türkiye'yi güçlendirmek için değil, başka ülkelerin (örn. ABD) güvenlik maliyetlerini bize yüklemek içindir. Hepimizin bildiği bir gerçek var: herhangi bir NATO üyesinin, kendi kamuoyuna "askerimizi neden başka bir kıtada gönderiyoruz?" sorusunu cevaplaması giderek zorlaşıyor. Bu zorluğu aşmanın en pratik yolu, o askeri maliyeti Türkiye gibi bölgesel bir gücün üstlenmesini beklemektir. Böyle bir gelişme, Türk Silahlı Kuvvetlerinin asli görev önceliklerini içeriden aşındırır, kıt kaynaklarını uzun süreli dış krizlere yönlendirir ve vakti geldiğinde Türkiye'nin kendi güvenliği için saklanması gereken hazırlığı zayıflatır. Büyük bir ordu olmak başka, büyük bir ordu olup başkasının gündemine hizmet etmek bambaşka bir şeydir. Bu ayrım netleştirilmezse, Türkiye on yıl içinde kendi güvenliği için gerekli kaynakları başka coğrafyalarda eritmiş bir orduyla karşı karşıya kalabilir.

Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yalnızca Türkiye'nin doğrudan milli güvenliği ve ulusal çıkarlarıyla bağlantılı görevlerde kullanılacağını ifade etmelidir. Bu ilkeyle bağdaşmayan ve Türkiye'yi üçüncü taraf krizlerinin sürekli askeri yüklenicisi haline getirecek hiçbir güvenlik düzenlemesine taraf olunmamalı; mevcut yükümlülükler de bu esas doğrultusunda yeniden değerlendirilmelidir. Bu ilke, Türkiye'nin ittifak içindeki etkinliğini azaltmaz; aksine Türkiye'yi, ancak kendi belirlediği koşullarda ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden saygın bir ortak haline getirir. 

Kaynakça

https://www.msb.gov.tr/SlaytHaber/9a7a1f4c4cf7451c9a4e7759bfa1ee13

Araştırmacı Yazar Ela AKKUŞ
Araştırmacı Yazar Ela AKKUŞ
Tüm Makaleler

  • 03.07.2026
  • Süre : 2 dk
  • 102 kez okundu

Google Ads