Site İçi Arama

ua-iliskiler

Ukrayna Savaşı ve Uluslararası Sistemin Geleceği

İsrail’in Gazze’de işlediği insanlık suçları karşısında işlevsiz kalan uluslararası toplum, son olarak, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı’nı kaçırması hadisesinde de güçlü bir itiraz ortaya koyamamıştır. Trump, bir NATO ülkesi Danimarka’nın egemenliğinde bulunan Grönland’ı ele geçirme isteğini dile getirebilmektedir.

Rusya’nın 24 Şubat 2022 tarihinde Ukrayna’ya başlattığı saldırı bir süredir değişim belirtileri gösteren uluslararası düzenin en sarsıcı olaylarından olmuştur. Putin’in aynı gün yaptığı açıklamalarda ileri sürdüğü, ulusal ve uluslararası kamuoyuna yönelik meşrulaştırma çabası taşıyan, tamamen öznel gerekçelere dayalı iddialara rağmen bu saldırı uluslararası hukukun açık bir ihlaliydi. Putin, Rusya’nın yayılmacı geçmişinden tevarüs ettiği genişlemeci siyasetin yeni bir örneğini hayata geçirirken, uluslararası ilişkileri gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirenlerin öngörülerini doğrulayan bir politika ortaya koyuyordu. Zira, uluslararası ilişkiler teorilerinden klasik gerçekçi yaklaşıma göre insanlar doğaları gereği bencil ve güç arayışındadır. Uluslararası sistemin temel aktörü devletlerdir. Devletler çıkarlarını korumak ve hayatta kalmak için güç kazanmak çabasındadır. Devletlerin varlıklarını korumak için güç artırma çabaları karşılıklı tehdit algısı nedeniyle güvenlik ikilemi yaratmaktadır. Yeni gerçekçi yaklaşımda ise, uluslararası sistemin üstün bir otoriteden yoksun anarşik yapısı nedeniyle devletler öz-yardım (self-help) prensibine göre hareket eden ve çıkarları peşinde koşan aktörlerdir. Bu ise devletlerin sürekli güç kazanmaya çalıştıkları güç mücadelesinin hâkim olduğu bir yapıya neden olmaktadır.

Berlin Duvarı’nın 9 Kasım 1989’da yıkılması dünyayı iki kutuplu ideolojik kampa ayıran uluslararası düzenin sonunun başlangıcıydı. SSCB’nin 26 Aralık 1991’de dağıldığının ilan edilmesiyle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’ya inen “demir perde” de tamamen ortadan kalktı. SSCB’den ayrılan ülkeler dağılma sürecinde sırayla bağımsızlıklarını kazandılar. İki farklı siyasal sistemin yaklaşık yarım asır süren mücadelesinde kazanan taraf, serbest piyasa ekonomisine ve liberal demokratik esaslara dayalı, ABD’nin liderliğindeki Batı Bloku olmuştu. Bir bakıma kurşun atılmadan kaybedilen ideolojik mücadele Doğu Bloku ülkelerinde ilk başlarda bir hezimet algısı yaratmadı. Zaten, 1970’li yıllardan beri sürdürülen yumuşama politikası (Detente) ideolojik keskinlikleri azaltarak kutupları birbirine yaklaştırmıştı. Batı Bloku ülkelerinin halk desteği ve siyasi meşruiyete dayalı siyasal bir sistem ve piyasa ekonomisiyle ulaştıkları sosyo-ekonomik refah seviyesi, komünist toplumların kendi rejimlerini sorgulamalarına neden oluyordu. Komünist yönetimlere karşı zamanla daha yoğunlaşan siyasal ve toplumsal muhalefet, 1991 sonrası, özellikle Batı Bloku’na komşu Doğu Bloku ülkelerinin Batı siyasi ve ekonomik sistemini benimsemelerini kolaylaştırdı. SSCB’nin lider ülkesi Rusya Federasyonu da başlangıçta benzer bir yönelimdeydi. Bu konuda Batı Avrupa ve ABD’nin desteğini de alıyordu. Rusya’nın NATO’yla iş birliği bu dönemde somut adımlarla hayata geçirilmişti. Nitekim Rusya, 1994 yılında NATO’nun Barış İçin Ortaklık Programına katıldı. 2002 yılında ise NATO-Rusya Konseyi kuruldu. Ancak, 1999 sonunda meydana gelen iktidar değişikliği Rusya’nın Batı’ya yönelik siyasetinde kademeli bir değişikliğe yol açtı.

Putin, 2000 yılında Rusya Devlet Başkanı olduktan sonra, 2008-2012 dönemi hariç, bu görevde kaldı. 2020’de yapılan Anayasa değişiklikleriyle ise 2036’ya kadar Devlet Başkanlığı yapabilmesinin önü açıldı. Putin, SSCB’nin Gorbaçov liderliğinde Yeniden Yapılanma (Perestroyka) ve Açıklık/Şeffaflık (Glasnost) politikalarını uygulamaya koyduğu yıllarda Sovyet gizli servisi KGB bünyesinde Doğu Almanya’nın Dresden şehrinde görev yapıyordu (1985-1990). Bu politikaların Sovyetler Birliği’nin çözülüşünü engellemekte yetersiz kalması sonucu komünist sistemin dramatik bir şekilde çöküşüne, Doğu-Batı ayrışmasının en sembolik yerlerinde birinde, şahit olmuştu. Onun devlet başkanı olduktan sonra benimsediği politikanın şekillenmesinde, yaşadığı bu tecrübenin psikolojik etkilerinin olması mümkündür. SSCB’nin mirasını devralan Rusya Federasyonu’nun da aynı akıbeti yaşamasına engel olmak, hatta belki de eski sınırlarına tekrar kavuşturmak Putin dönemi iç ve dış siyasetinin en belirgin özellikleri olarak öne çıkmaktadır.

Putin, iç siyasette, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasını ve basın özgürlüğünü kısıtlayan, hukukun üstünlüğünü ihmal eden, otoriter ve baskıcı bir yönetim tarzını benimsedi. Ülkenin doğal enerji kaynaklarından elde ettiği geliri halkın ekonomik refah seviyesini artırmak için kullanarak geçim sıkıntısından kaynaklanabilecek toplumsal muhalefetin büyümesini engelledi. Halk nezdinde asıl desteğini ise Rusya’yı yeniden dünya siyasetinin en önemli oyuncalarından biri haline getirme amacı taşıyan askeri ve dış politika hamlelerine dayandırdı. Rus milliyetçiliği ve Ortodoks inancını değerler sisteminin merkezine alan bu politika Rusya’nın Çarlık ve SSCB döneminin güçlü ve görkemli dönemlerindeki jeopolitik etki alanına tekrar kavuşmasını hedefliyordu.

Yakın Çevre Doktrini çerçevesinde, eski SSCB bünyesinde ve nüfuz alanında bulunan Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu coğrafyasında bulunan ülkeler bu yaklaşımın doğrudan hedefi haline geldi. Afrika, Latin Amerika ve Güney Asya’daki bazı ülkeler ise siyasi, ekonomik ve askeri araçlar kullanılarak etki altına alınmaya çalışıldı. Yeniden büyük Rusya’yı hayata geçirme politikasının temel araçlarından biri de askeri gücün kullanılması idi. Gürcistan’a 2008’de yapılan müdahale Rusya’nın büyük güçler arenasında tekrar dönüşünün en somut işaretiydi. Kırım’ın 2014’te işgal ve ilhakı uluslararası hukuka açık bir meydan okumaydı. Putin burada hibrit savaş tekniklerini etkin bir şekilde kullanarak adeta muharebe etmeden işgali tamamladı ve göstermelik bir referandumla ilhaka meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Suriye’ye 2015 yılında yapılan askeri müdahale ile Esad rejimine verilen destek Rusya’nın Soğuk Savaş yıllarında etkin olduğu Orta Doğu’da varlık gösterme çabasının bir işaretiydi. Ukrayna’yı tamamen işgal ederek Rusya’nın nüfuzu altında bir devlet haline getirmeyi amaçlayan askeri harekât ise nihai hedefine ulaşamadı, ancak, Avrupa’da 70 yılı aşkın bir süredir devam eden devletlerarası çatışmasızlık ortamını şiddetli bir şekilde bozdu.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal gerekçeleri arasında; Donbas bölgesinde Rusça konuşan nüfusun korunması, Ukrayna’nın tarihsel olarak Rusya’nın bir parçası olarak görülmesi ve Ukrayna yönetiminin Nazizm’le suçlanması gibi etnik, tarihsel ve siyasi nitelikli öznel iddialar yer almaktaydı. Bununla birlikte, NATO’nun Ukrayna’yı da kapsayacak şekilde genişlemesinin Rusya açısından bir güvenlik tehdidi oluşturduğu savı, daha geniş ölçekte kabul gören bir gerekçe olarak öne çıkmıştır. Uluslararası ilişkileri gerçekçi bir perspektiften değerlendirenlere göre çok kutuplu bir sistemin belirmekte olduğu bir dönemde Rusya’nın güç kazanmak ve güvenliğini sağlamak gerekçesiyle başlattığı işgal beklenen bir gelişmedir. Ancak, Rusya’nın da en güçlü gerekçelerinden biri olarak ileri sürdüğü bu iddianın ne kadar gerçeği yansıttığı tartışmalıdır. SSCB genişlemesi karşısında bir savunma örgütü olarak kurulan NATO’nun öncelikli amaçlarından biri Kuzey Atlantik bölgesi ülkelerinin siyasi ve ekonomik yapılanmasını korumaktı. NATO genişlemesini öngören 10’uncu maddesi ise Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğine katkı sağlayabilecek ülkelerin üyeliğe davet edilebileceğini belirtmektedir. Soğuk Savaş döneminde yumuşama politikalarının (Detente) uygulanmaya başlandığı döneme kadar karşılıklı bir silahlanma yarışı olmuştu.

1991 sonrası dönemde konvansiyonel tehdidin azalması nedeniyle savunma harcamaları azaltılırken barışı destekleme harekâtı icra edebilecek bir kuvvet yapılanması öne çıkmıştı. Öyle ki, NATO’nun varlık gerekçesi bile sorgulanır hale gelmişti. Aynı dönemde ABD’nin Avrupa’daki birlik sayısı da önemli ölçüde azaltılmıştı. Bu nedenle, NATO genişlemesinin Rusya’nın güvenliğini tehdit ettiği iddiasının gerçeklerle örtüşmediği düşünülmektedir. Diğer taraftan Putin’in, NATO’nun temsil ettiği siyasi ve ekonomik yapıyı kişisel iktidarı için bir tehdit olarak görmesi mümkündür. Zamanla Rus halkının, hukukun üstünlüğüne dayalı, özgürlükçü demokratik bir sistem taleplerini daha yüksek sesle dile getirme ihtimalleri yüksektir.

Rusya’nın güvenliğinin ABD ve NATO tarafından tehdit edildiği iddiası gerçeklerle örtüşmese de ABD’nin 2000’li yılların başında itibaren askeri gücüne başvurarak siyasi hedeflerini elde ettiği bir vakıadır. Bu durum, bizzat ABD’nin 1945 sonrası kurulmasında öncülüğünü yaptığı, çok taraflı ve kural bazlı bir uluslararası sistemin sorgulanmasına neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortak (kolektif) güvenliğin tesis edilmesi maksadıyla Birleşmiş Milletler (BM) merkezli bir yapılanmayla devletlerarası silahlı çatışmaların önlenerek dünya barışının sağlanması hedeflenmişti. ABD’nin 2001 yılında, meşru müdafaa hakkını gerekçe göstererek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı olmadan Afganistan’ı; 2003 yılında, sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan kitle imha silahları bahanesiyle ve yine BMGK kararı olmadan Irak’ı işgali etmesi uluslararası hukuka dayalı ortak (kolektif) güvenlik sisteminin itibarına büyük zarar vermiştir. Rusya, ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgaline ABD’nin müttefiki Almanya ve Fransa ile birlikte karşı çıkan ülkelerden biriydi. Putin, 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada ise hem NATO’nun doğuya doğru genişlemesini eleştiriyor, hem de ABD’nin liderliğindeki tek kutuplu sistemin uluslararası istikrar ve güvenliği zayıflattığını dile getiriyordu. Böylece Putin, Batı ile yakınlaşma siyasetinin sona erdiğini ilan ediyor, sonraki yıllarda hayata geçireceği askeri güce dayalı değişimci (revizyonist) politikalarının işaretini veriyordu. Nitekim çok geçmeden Gürcistan (2008), Ukrayna (2014 ve 2022) ve Suriye (2015)’de bu politikalarını hayata geçirdi.

Rusya, Ukrayna işgali ile BM Sözleşmesi’nin 2’nci Maddesi’nde ifade edilen “ulusların egemen eşitliği, “anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi”, “uluslararası ilişkilerde tehdit ve güç kullanılmasından kaçınılması” ilkelerini açıkça ihlal etmiştir. ABD’nin kurulmasına önderlik ettiği kural bazlı ortak (kolektif) güvenlik sisteminin işlemesine zarar verecek politikalar izlediği tarihsel bir gerçektir. Ancak Rusya, bu sistemi düzeltecek iş birliğine dayalı çok taraflı politikalar yerine askeri güce dayalı genişlemeci bir siyaseti tercih eden bir yaklaşım ortaya koymuştur. NATO’nun genişlemesinin Rusya’nın güvenliğini tehdit ettiği iddiası bir gerçeği yansıtmaktan ziyade Putin’in otokratik yönetim biçiminin devamlılığını sağlamak maksadıyla izlediği stratejiye dayanak oluşturmak amacıyla ileri sürülen bir sav izlenimi vermektedir. Trump’ın ikinci döneminde ABD’nin izlediği politikalar 2000’li yıllardan beri sarsılan uluslararası iş birliğine dayalı, çok taraflı, kural bazlı uluslararası sistemi neredeyse işlemez hale getirmiştir. İsrail’in Gazze’de işlediği insanlık suçları karşısında işlevsiz kalan uluslararası toplum, son olarak, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı’nı kaçırması hadisesinde de güçlü bir itiraz ortaya koyamamıştır. Trump, bir NATO ülkesi Danimarka’nın egemenliğinde bulunan Grönland’ı ele geçirme isteğini dile getirebilmektedir. Bu yönüyle, Putin ve Trump’ın, güce dayalı, çıkarcı ve pragmatik bir yaklaşımla güç ve nüfuz mücadelesinin hâkim olduğu bir uluslararası sistem üzerinde mutabık oldukları anlaşılmaktadır. Avrupa Birliği; kural bazlı, çok taraflılığı ve iş birliği önceleyen bir tutum sergilemekle birlikte gelişmelere yön verecek askeri güç ve politik liderlikten yoksundur. Çin ise, hızla dünya ekonomisinde ve askeri güç dengelerinde ağırlığını hissettirmekle birlikte bununla orantılı siyasi bir ağırlık ortaya koyamamaktadır.

Uluslararası toplum, Yirminci Yüzyıl’ın ilk yarısındaki iki dünya savaşının ardından BM merkezli bir ortak (kolektif) güvenlik sistemi ile insanlığın aynı felaketleri tekrar yaşamasını önlemek istemişti. Ukrayna Savaşı dahil, dünya barışını tehdit eden birçok çatışmayı önlemekte işlevsiz kalan bu sistem, dünya güç ve nüfuz mücadelesinin hakim olmaya başladığı bir döneme girerken, tamamen çökme emareleri vermektedir. Değişen siyasi ve askeri güç dengelerini yansıtacak daha hakkaniyetli ve işlevsel bir sistem yeni bir dünya savaşı sonunda mı oluşacak, yoksa uluslararası iş birliği ve diplomasinin gücüne inanan halklar ve devlet adamları yoluyla barışçıl bir şekilde mi gerçekleşecek zaman gösterecektir. Tarihsel tecrübe; siyasi, askeri ve ekonomik güce sahip büyük güçlerin çıkarlarını uzlaştırabilecek bir sistem üzerinde mutabık kaldıkları sürece büyük çaplı bir çatışmanın engellenebildiğini göstermektedir. Tüm insanlığın ortak değerler ve hassasiyetlerinin üzerinde yükselecek daha adil ve hakkaniyetli bir sistem ise, tüm insanlığın tarihsel yürüyüşünün ebedi barış düzeni ile sonuçlanacağını düşünenlerin ortak ideali olmaya devam edecektir.

Dr. Adem ÇAKIR
Dr. Adem ÇAKIR
Tüm Makaleler

  • 22.01.2026
  • Süre : 3 dk
  • 300 kez okundu

Google Ads